BABA TARİHÇİ

abdullahhoca.com YENİ NESİL TARİH ANLATIMI

Üyelik Girişi
MEKANLAR-YOLLAR-GÖÇLER TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK

OSMANLIDA BİLİNMEYENLER

Tarihimizi gerçekten biliyor muyuz? 

Tarih, zaferler, fetihler, sultanlar ve yağız yeniçerilerin gölgelerinin altında saklı kalan vampir avcıları, idam edilen maymunlar, dalkavuklar, veba salgınları, balta asan serseriler, semer devirenler ve cellatlarla dolu, "bilinmeyen Osmanlı"dan tuhaf olayları, büyük tarihçi Reşad Ekrem Koçu'nun Tarihimizde Garip Vakalar adlı eserinden yola çıkarak, Odatv sizler için derledi.

1. DALKAVUKLAR

Günümüzde yalnızca siyaset arenasında rastlayabildiğimiz dalkavuklar, Osmanlı devrinde kahyası, çalışma yönetmeliği ve narhı olan bir meslek sınıfıydı. 

Topkapı Sarayı arşivinde bulunan, Birinci Mahmut dönemine tarihlenen bir belgede, dalkavukların, kendilerine verilen talimatları uygulamaları karşılığında almaları gereken ücretler bulunuyor.

İşte, Osmanlı döneminde, doğrudan devlet tarafından belirlenen dalkavukluk ücretleri:

Dalkavuğun burnuna fiske vurmak (fiske başına): 20 para

Başına kabak vurmak: 30 para

Yüzünü tokatlamak (tokat başına): 30 para

Oturduğu minderden aşağı yuvarlamak: 30 para

Merdivenden aşağı yuvarlamak: 180 para (Dalkavuk yaralanırsa tedavi masraflarını eğlenen kişi öder.)

Yüzüne mürekkep ve kömür sürmek: 37 para

Bir salkım üzümü sapıyla birlikte yedirmek: 40 para

Kafasına sert bir yumruk indirmek (yumruk başına): 40 para

Ellerini ve ayaklarını domuz bağıyla bağlamak: 40 para

Çıplak başına tokat atmak (tokat başına): 45 para

Elinde beş on kıl kalacak ve dişlerini takırdatacak kadar sakalını çekmek: 60 para

Sakalını boyamak: 60 para

Sakalının yarısını ya da tamamını kesmek: Dalkavuğun üç aylık, 30-90 kuruş arasında değişen ortalama kazancı

Kuyruğu dışarıda kalmayacak şekilde bir fındık faresini dalkavuğun ağzına sokmak: 400 para

Bostan dolabına bağlanarak kuyunun içinde bir tur döndürülmek: 600 para (Bir turdan sonra tur başına 100 para verilir. Dalkavuk boğularak ölürse cenaze masraflarını eğlenen kişi karşılar.)

2. MAYMUN İDAMI

Eski devirlerde gemilerde gözcülük yapmaları için maymunlar bulunurdu. Osmanlı devrinde Galata'da sıra sıra maymuncu dükkanları vardı. Bu dükkanlarda, yalnızca gözcülük yapması için eğitilmiş maymunlar satılmaktaydı.

Üçüncü Murat'ın hocalarından Abdülkerim Efendi, tutucu, öfkeli, padişah üzerinde büyük etkisi olan biriydi. Hitabeti kuvvetliydi, camilerde vaaz verdiğinde insanların kalbine dokunurdu. 

Bir gün Abdülkerim Efendi, okuduğu bir kitapta maymunların fuhşa alet edildiğine dair bir cümle görünce hiddetlenmiş, arkasına bir yığın insan alarak Galata'daki maymuncu dükkanlarını basmış, bütün maymunları toplatıp zavallı hayvanları oracıkta ağaçlara astırarak idam ettirmişti. Bu olaydan sonra bu tutucu adama halk arasında "Maymunkeş" lakabı takıldı.

3. VEBA SALGINI

Tarihimizde birçok veba salgını görülmüştür, fakat bu salgınlar arasında en dehşetlisi, 1812 yılında olmuştur. Hastalık öylesine şiddetliydi ki, dönemin gümrük emininin hazırladığı bir belgeye göre, bir buçuk ay içinde İstanbul'da her gün 850-900 kişi ölmüş, Ramazan ayında ise ölü sayısı 1200'e yükselmişti. 

Hastalığın en çok etkilediği semtler, o zamanlar genellikle alt tabakanın ve bekarların yaşamakta olduğu Tahtakale ve Galata'ydı. Bu semtlerdeki bekar odaları, birer veba yuvasına dönüşmüştü. Bu nedenle hükümet, ilk tedbir olarak bekar odalarını yıktırma kararı aldı. Odalar bir gün içerisinde yıkıldı.

Fakat bu yıkım işinde görevlendirilen insanlar, tüyler ürpertici manzaralara şahit oldular. Yıkılan odalarda, unutulmuş, kokuşmuş yüzlerce ölü bulundu. Bu ölüler arasında fahişeler ve fahişelerin beşikteki bebekleri de vardı. Bahçekapı'da bir sokak vardı ki, memurların yıkım esnasında gördüğü manzaralar bir yana, bu salgın öncesinde dahi zaten şehrin en tekinsiz batakhanelerinden bile ürkütücü bir sokaktı. Halk, bu sokağa "Melekgirmez Sokağı" derdi. Vebadan sonra İkinci Mahmut, bu sokağa bir cami yaptırdı, adını da "Hidayet Camii" koydu.

4. HEZARPARE AHMET PAŞA OLAYI

Ölümünden önce "Tezkireci" sanıyla bilinen, Sultan İbrahim devrinin son sadrazamı Ahmet Paşa, maliye kalemlerinden yetişmiş bir vezirdi. Padişahın kendisine sonsuz bir güveni vardı, öyle ki, 2 yaşındaki kızı Beyhan Sultan'la sadrazamını nişanlayıp, Ahmet Paşa'yı saraya damat yapmıştı. Fakat Ahmet Paşa, yeniçeri ocağı tarafından hiç sevilmiyordu, yeniçeriler üzerinde otorite tesis etmek istemiş, hatta bazı ağaları öldürtmeye yönelik planlar yapmıştı; bütün bunlar da sadrazamın sonunu hazırladı. Bu durumu öğrenen yeniçeriler, Fatih Camii'nde toplanarak padişahtan sadrazamın kendilerine teslim edilmesini talep ettiler. Sultan İbrahim, Ahmet Paşa'yı azletmeyi kabul etse de yeniçerilerden eski sadrazamının öldürülmemesini istedi. Bu gelişmeler nedeniyle gerilim gitgide tırmandı, yeniçeri ocağı, Sultan İbrahim'in tahttan indirilmesine karar verdi.

Bütün bu olanlardan haberdar olan Ahmet Paşa, kılık değiştirerek tanıdıklarının konaklarına sığınmaya çalışsa da hiç kimse onu evine kabul etmedi. Nihayet Hacı Behram adlı bir kişinin ihbarıyla yakalandı ve idam edildi.

Tezkireci Ahmet Paşa, şişman biriydi. Cellatlar tarafından yakalanıp boğulduktan sonra, cesedi çırılçıplak bir halde, Atmeydanı'nda, bir çınar ağacının altına konuldu. Birkaç yeniçeri, ahaliye insan etinin eklem ağrılarına iyi geldiğini söyleyerek Ahmet Paşa'nın etlerini doğraya doğraya halka sattı. Bu korkunç olay sonucunda iri yarı Ahmet Paşa'nın cesedi, birkaç saat içerisinde iskelet halinde kalmıştı; İstanbul'da yüzlerce insan, Ahmet Paşa'nın etlerini satın alarak eklem ağrılarını dindirsin diye vücutlarına sürüp bağlıyordu. Ölümünden ve cesedinin başına gelen bu olaydan sonra Paşa'ya "Hezarpare" (bin parça) denilmeye başlandı.

5. BALTA ASMAK

Yeniçeri ocağının eski ihtişamından uzaklaştığı, serserilerin, külhanbeylerinin yeniçeri yazıldığı günlerde ortaya çıkmıştır balta asmak. Yeniçeri zorbaları, İstanbul limanlarına gelen bütün mallardan, kılıç gücüyle komisyon alırlardı. 

Bir gemi iskeleye yanaşır yanaşmaz güvertesine tırmanır, açıkta demirlediyse kayığa atlayıp gider, mensubu olduğu ortanın nişanının ve kendi isminin bulunduğu bir levhayı, geminin burnuna asardı. Gemilere asılan bu zorba nişanlarına da "balta" adı verilirdi. 

Balta asılmasının ardından, gemideki malların sahibi ya da gemi kaptanı, hiçbir şekilde malların satış işlemine karışamazdı. Malların taşınmasından satışına kadar her şeyi, yeniçeri zorbaları kendi ortalarından arkadaşlarıyla gerçekleştirir, paradan da dilediği miktarda pay alırdı. 









alıntı
Odatv.com


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
TARİH VİDEOLARI
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası