YENİ NESİL TARİH SİTESİ

yeninesiltarih.com ile TARİHE FARKLI BİR BAKIŞ

10.SINIF TARİH DERSİ
12.SINIF İNKILAP TARİHİ DERSİ
TÜRK İSLAM DEVLETLERİ TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK
ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ
YNT TV

2.2. OSMANLI DEVLETİ’NDE DEĞİŞİM

2.2. OSMANLI DEVLETİ’NDE DEĞİŞİM

TARTIŞALIMEnflasyonun siyasi ve sosyal hayata etkileri neler olabilir?


Avrupa’ya Akan Servet




XV.yüzyıl sonlarında Yeni Dünya'ya ilk defa Kristof Colomb (Kristof Kolomp) ulaşmışsa da yeni bir kıta keşfettiğini fark edememiş ve buranın Hindistan olduğunu varsaymıştır. Kolomb'dan daha sonra Floransalı Amerigo Vespucci (Ameriko Vespuçi) buranın yeni bir kıta olduğunu keşfetmiştir. Bu durum bilim dünyasında büyük ilgi uyandırmış ve bu yeni kıtaya Vespucci'nin adından dolayı “Amerika” adı verilmiştir. Keşiften sonra bu yeni kıta uzun süredir çıkmazda olan Avrupa ekonomisi için yeni bir umut kapısı olmuştur. İspanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve Portekiz gibi Avrupalı devletler, Yeni Dünya'yı hedef almış ve bölgede koloniler kurmaya başlamıştır.

Avrupa'dan Amerika'ya özellikle 1600'lerin ilk yıllarında büyük bir göç dalgası başlamıştır. Başta İspanya ve Portekiz olmak üzere Hollanda, İngiltere gibi devletler ulaştıkları bölgelerin değerli madenlerine ve varlıklarına el koymaya başlamıştır. Amerika'nın keşfinden itibaren deniz ticareti önem kazanmış çünkü denizaşırı ticaret, Avrupa'nın kalkınmasında en önemli girdilerden biri hâline gelmiştir.



BİLİYOR MUSUNUZ?
Amerika'ya göç edenler, genellikle ekonomik sıkıntılar nedeniyle bu yola başvurmuştur. Bu insanların birçoğunun yol parasını, ileride işçi olarak çalışıp ödemek kaydıyla Virginia Company (Virjinya Kampani) ve Massachusetts Bay Company (Mesaçusit Bey Kampani) gibi şirketler üstlenmiştir. Bu durum Avrupa'nın büyük bir çaresizlik içinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.


İspanya, coğrafi konumu ve sömürgecilik faaliyetleri sayesinde Avrupa'da ekonomik olarak ön plana çıkmıştır. Amerika kıtasına giden ya da Amerika'dan dönen tüm yolcu ve malların zorunlu hareket ve varış yeri olan İspanya'nın Sevilla şehri, İspanya-Amerika ticaretinin tekel merkezi olmuştur. Yeni Dünya'nın servetlerinden en çok yararlanan ülke olan İspanya, dünyanın en zengin ve en güçlü ülkelerinden biri hâline gelmiştir. XVI. yüzyılın ilk yarısında Amerika'dan İspanya'ya gelen altın miktarı yaklaşık 185 bin kg, gümüş miktarı da 16 milyon kg'ı bulmuştur. Ancak XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelen değerli madenlerin paylaşılmasını sağlayacak devlet mekanizmasını kuramayan İspanya, çökmeye başlamıştır. İngiltere ile denizlerde girişilen mücadele de bu çöküşü hızlandırmıştır. Amerika'da kurulan koloniler vasıtasıyla bölgenin zenginliklerinin sömürülmeye başlanması, Avrupalı devletler arasında da büyük bir rekabeti beraberinde getirmiştir. Hollanda, Fransa ve İngiltere; Yeni Dünya'daki sömürgeler için ciddi bir mücadele vermeye başlamıştır.

Amerika'nın keşfi ve sonrasında yaşanan gelişmeler Avrupa'da ve Osmanlı Devleti'nde büyük değişimlerin yaşanmasına sebep olsa da bu süreçte Osmanlı Devleti, gücünü korumayı başarmıştır. Amerika'nın keşfi sonrası Avrupa'ya akan değerli madenler, XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa'da ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Amerika'dan gelen gümüşün, giderek artan miktarda Osmanlı ülkesine girmesi, akçenin değerinin düşmesine neden olmuş ve fiyatlarda geniş çaplı dalgalanmalara yol açmıştır. Bununla birlikte Osmanlı Devleti'ne giren paranın burada kalmayarak İpek Yolu'nu takiben İran'a, oradan da Hindistan'a geçmesi, Osmanlı'nın ticaret dengesini büyük ölçüde etkilemiştir.

Orhan Bey Dönemi'nde ilk gümüş parayı bastıran Osmanlılar, Fatih Dönemi ile birlikte altın para basmaya başlamıştır. XVI. yüzyılda sınırların hızla genişlemesi, nüfusun artması, ekonomik yapının gelişmesi ve kamu harcamalarının çoğalması karşısında Osmanlı Devleti, yeni maden ocaklarını işletmeye ve taşra eyaletlerinde de altın ve gümüş para basmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti son dönemlere kadar altın ve gümüş gibi değerli madenlerden sikke kestirmiş ve para bastırmıştır. Bu paraların gümüşten kesilenlerine akçe denmiştir ki Osmanlı ekonomisinin temel birimini akçe oluşturmuştur. Padişahın izniyle darphanede kestirilen bu paraların dışında, ülkede yabancı altın ve gümüş paralar da serbestçe kullanılmıştır.


BİLİYOR MUSUNUZ?
Akçe, tedavülde olan bir para olmakla birlikte piyasada geçerli olan diğer sikkelerin de değerlerini tespit eden bir ölçüt durumundadır.

Osmanlı Devleti'nde para üzerindeki bütün değişiklikler akçe üzerinden yapılmış ve bu nedenle ülkede bulunan altın ve gümüş miktarı ile paranın değeri arasında çok sıkı bir ilişki oluşmuştur. Dolayısıyla birinde meydana gelen değişim, diğerlerini de etkilemiştir. Osmanlı Devleti farklı zamanlarda para değerlerinde oynamalar yapmıştır. Osmanlı'da, devlet görevlileri dışındaki kişilerin para ve fiyatlar üzerindeki etkisi, devletin zaman zaman tedavüldeki parayı çekerek yerine değeri ayarlanmış akçe çıkartmasına neden olmuştur. Bu para ayarlamalarına “sikke tashihi” denmiştir. Bazen de altın ve gümüş sikkelerin bakır oranı artırılmış veya sikkelerin hacmi küçültülerek “sikke tağşişi” politikası uygulanmıştır.

Amerika'dan gelen değerli madenler, kıtalar arasında yoğun bir maden ticaretinin başlamasını sağlamıştır. Avrupa'nın ticaret hacminin katlanarak artması, Osmanlı Devleti'ni olumsuz etkilemiştir. Çünkü Amerika'nın altın ve gümüşü, Osmanlı Devleti'nde büyük fiyat artışlarına sebep olmuştur.

Osmanlı Devleti'nde malların değerini belirlemede kullanılan gümüş miktarının artması, beraberinde fiyat artışını da getirmiştir. Avrupa'da büyük zenginliklerin artmasını sağlayan sömürgecilik politikası, Osmanlı ekonomisini sarsan en önemli sebeplerden biridir. Sömürgecilik faaliyetleri neticesinde Osmanlılar, Batı karşısında ekonomik üstünlüğü kaybetmeye başlamış ve 1574'te Osmanlı bütçesi ilk defa 6.5 milyon akçe açık vermiştir. Osmanlı Devleti'nin para birimi olan akçe, flori karşısında değer kaybetmeye başlamıştır. Bu değer kaybı Batı'nın Amerika'yı sömürmeye başlamasıyla daha da artmıştır. 1610'larda 200 akçe ancak 1 flori değeri taşımaya başlamıştır. Osmanlı'nın kontrolünde bulunan Akdeniz ticareti bu durum karşısında bir süre daha önemini korumuşsa da

XVII. yüzyılın ilk yarısında önemini kaybetmeye başlamıştır.

YORUMLAYALIM
Nüfus Artışı ve Enflasyon
Akçenin değer kaybı; ulufeli askerlerin, özellikle kapıkullarının, memnuniyetsizliğine ve sık sık ayaklanmalarına neden olmuştur. Akçenin sürekli değer kaybetmesiyle enflasyon girdabına giren Osmanlı Devleti, akçenin ayarları üzerinde oynayarak bu girdaptan kurtulmaya çalışmış ancak fiyatlardaki büyük değişmeler devleti ekonomik krize sokmuştur. Akçedeki ayarlamalardan sonra standart Osmanlı akçesiyle aynı miktarda malın satın alınamaması sadece ulufeli askerlerin değil şehir ve köylerdeki halkın da sıkıntılar yaşamasına neden olmuştur. Hızlı nüfus artışı ve Yeni Dünya'dan gelen gümüş, bu dönemde Osmanlı Devleti’nin, Avrupa’dan olumsuz yönde etkilenmesine neden olmuştur. Çünkü nüfus artışına bağlı olarak mevcut mal ve kaynaklara olan talep de artmıştır. Avrupa'da artan nüfus, Amerika'ya ve onun kullanılmamış kaynaklarına gönderilebilirken (Görsel 2.18) Osmanlıların fazla nüfus için yeni toprak kazanımları büyük ölçüde durmuştur.
Fatma Acun, “Celâlî İsyanları (1591-1611)”, s.695-708'den düzenlenmiştir.​
Osmanlı Devleti'nde nüfus artışının ve fetihlerin durmasının ekonomiye etkileri neler olabilir?


OsmanlI’da Askerî ve Ekonomik Dönüşüm

Avrupa'nın ordu sisteminde ve savaş yöntemlerinde ateşli silahlara dayalı değişiklikler yapması, “Askerî Devrim” olarak adlandırılmıştır. Avrupa'da feodal sistemin çökmesiyle birlikte orduların yapısı da değişmiştir. Monarşik devletler, feodal lordların kullandığı şövalyeler yerine çok sayıda ücretli, mızraklı piyade kullanmaya başlamıştır.

Avrupa'nın 1598-1648 yılları arasında sürekli savaş durumunda olması, Askerî Devrim'in gelişimine önemli katkı sağlamıştır. Ateşli silahların savaşlarda etkin kullanılmaya başlaması ile mızrak terk edilmeye başlanmıştır. Ordular, ateş güçlerini artırmak için dönüşümlü ateş etmeye dayalı “kontra-marş” adı verilen bir teknik uygulamıştır. Bu teknik, ateş eden birliklerin en arkaya geçerek yeni ateş için hazırlandıkları ve sürekli bir devridaim içerisinde oldukları bir sistemdir. Böylece eşzamanlı ateş gücü oluşturulmuş, savaşlarda saf düzenine geçilmiş ve askerler bu yönde eğitilmiştir.

Avrupalılar, merkantilist ekonomi sistemi sayesinde zenginleşerek Askerî Devrim yapmış ve Osmanlı ordusuna eşit ordular kurmuştur. Osmanlılar, 1593-1606 yılları arasında Habsburglarla yapılan savaş sırasında ilk defa Avrupa savaş teknolojisini ve taktiklerini görmüştür. Avrupa'da askerî alanda yaşanan bu gelişmeler, Osmanlı Devleti'nde birçok ekonomik ve toplumsal sorunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti, Avrupa'nın ateş gücü ve askerî etkinliğini iki yolla dengelemeye çalışmıştır. Birincisi, silahlı yeniçerilerin sayısını artırmak; ikincisi ise ateşli silahlar kullanabilen sarıca, sekban ve levent denilen yeni atlı birlikler oluşturmaktır.



Yeniçerilerin Sayısındaki Artış

Yeniçeri ordusu, Avrupa'da ilk daimî ordu özelliğindedir. Yeniçeriler (Görsel 2.19); Osmanlıların savaş meydanlarında ve kale kuşatmalarında üstünlük kurmasını sağlamıştır. 1593-1606 Avusturya savaşlarında yeniçeriler, düşmanın tüfekli piyade askeri karşısında başarısız olmuştur. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, yeniçerilerin sayısını önce 30.000'e daha sonrada 50.000'e çıkarmıştır.


YORUMLAYALIMXVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeniçeri sayısındaki ani artışın nedenleri neler olabilir?


Bu dönemde devşirme sistemi, Yeniçeri Ocağı'nın asker ihtiyacım karşılamada yetersiz kalmıştır. Bu sebeple İstanbul'a iş bulmak için gelen fakir delikanlılar bile ocağa alınmış ve asker açığı kapatılmaya çalışılmıştır. Böylece ocağın yapısı bozulmuş ve dağıtılan ulufeler devlet hazinesine yük olmuştur. Yeniçeri sayısının bu şekilde artırılması daha sonraki dönemlerde karşılaşılan sorunların kaynağını oluşturmuştur.


Yeniçeri Ocağı'nın bozulmasında en önemli etken, devşirme sistemi kurallarına aykırı bir şekilde ocağa kayıt yapılmasıdır. Hristiyan çocuklar muayene edilmeden ya da rüşvetle devşirme olarak alınmış ve tutulması gereken “Eşkâl Defteri”ne pek önem verilmemiştir. Daha önce ocağa girmesi yasak olan Müslümanlar da dâhil pek çok kesimden kişi ocağa girebilmiştir. Koçi Bey, usulsüz atamaların artması ile yeniçeri askerinin disiplininin bozulduğunu “Eski zamanda İslam askeri az, öz, temiz ve disiplinli iken şimdi başka asker kalmayıp kulluk ulufeli kula kalıp âleme fesat tohumu ekildi. İstedikleri zaman sefere giderler, itaat yok padişahtan korku yok” sözleriyle ifade etmiştir.



BİLİYOR MUSUNUZ?
Koçi Bey, yeniçerilerin bozulmasının temelini, geçmişte yaşanan iki hadiseye dayandırmaktadır. Bunların ilki, 1583'te III. Murad'ın oğlu Şehzade Mehmet'in sünnet düğününde halkı eğlendirenlerin yeniçeri olarak kaydedilmesidir. Diğeri ise Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa'nın 1620'de ocağın içindeki işe yarar askerleri uzaklaştırarak yerlerine çok sayıda işe yaramaz kişileri ocağa almasıdır.


Osmanlı Devleti'nin kurumlarında ortaya çıkan bozulmaların birçok sebebi varken bunlardan en önemlisi kurumlara içerden yapılan müdahaledir. Tımar sistemi de içeriden yapılan yanlış müdahalelerin etkisiyle bozulmuştur. Devletin temel kurumlarından olan tımar sistemi ile toplanan gelirler, hazi-nenin önemli bir kısmını oluşturmuştur. Örneğin 1527-1528 bütçesinin hemen hemen yarısı bu sistemden elde edilmiştir. Ayrıca tımar sistemi sayesinde Osmanlı ordusunun büyük bir bölümü kendi kendini finanse edebilmiştir. Fakat XVII. yüzyıldan itibaren tımar sisteminde aksaklıklar görülmeye başlanmıştır. 1527-1528'de seferlere katılan Tımarlı Sipahi sayısı 37.000 civarındayken 1655’e gelindiğinde bu sayı 6.000'e kadar düşmüştür.

Hafif tüfekle savaşan ordular karşısında kılıçla savaşan Osmanlı Tımarlı Sipahilerinin yetersizliğinin ortaya çıkması sonrası Osmanlı ordusunun en kalabalık savaş gücü olan Tımarlı Sipahiler, askerî yönden değerini kaybetmeye başlamıştır. Buna bağlı olarak ordunun her türlü ihtiyacım karşılayan tımar sistemi de ihmâl edilmiştir. Bu durum Osmanlı ordusunun lojistik sistemini de sekteye uğratmıştır.

Tımarlı Sipahilerin sayılarının azaldığı dönemde devlet, ordunun asker ihtiyacını karşılayabilmek için farklı yöntemler geliştirmeye çalışmıştır. Bu amaçla sekban, sarıca ve levent olarak bilinen ücretli geçici askerler orduya alınmaya başlanmıştır. XVI. yüzyılda Avusturya'yla yapılan savaşlarda, Anadolu ahalisinden tüfekli asker bölükleri oluşturulmuştur. Osmanlı Devleti, ateşli silah kullanmayı bilen bir ya da iki sefer için askere alınan ve daha sonra terhis edilen askerlerin serbestçe silah taşımalarına da izin vermiştir. Sekbanlar, seferlerden sonra köylerine geri dönmek yerine, eşkıyaya katılarak Anadolu'daki ayaklanmalara destek olmuş ve bu durum uzun vadede başka sorunları da beraberinde getirmiştir.

  • Tımarların, sipahiler dışında kimselere verilmesi,
  • Tımarların saray görevlilerinin eline geçerek özel mülk veya vakfa dönüştürülmesi ve rüşvet karşılığı verilmesi,
  • Dirliklerin parayla alınıp satılır hâle gelmesi,
  • Sipahilerin gösterişli yaşama arzusu ve çok para kazanma hırsı,
  • Nüfusun hızlı artması,
  • Enflasyon artışı ve paranın değer kaybetmesi,
  • Geleneksel silahlarla savaşan sipahilerin, ateşli silah eğitimine ayak uyduramaması,
  • Uzun süren savaşların yaşanmasıdır.


XVI. yüzyılın sonlarından itibaren tımar sisteminin bozulmasıyla Osmanlı Devleti hem asker ihtiyacını karşılamak hem de ordunun lojistiğini sağlamak için yeni arayışlar içine girmiştir. Devlet, ordunun lojistiğini sağlamak ve ulufeli askerin maaşlarını ödemek için gerekli olan nakit para ihtiyacını, tımar topraklarını mukataa hâline getirerek karşılamaya çalışmıştır. Devletin nakit ihtiyacının giderek artması sonucu mukataa araziler üzerinde zamanla farklı uygulamalar yapılmıştır. Bu uygulamalarla mirî topraklar, devlet denetiminden çıkmış, mülk ve vakıf statüsüne geçirilerek bir anlamda özelleştirilmeler yapılmıştır.


Kapitülasyonların Sürekli Hâle Getirilmesi

Osmanlı Devleti, XIV. yüzyıldan itibaren yabancı ülkelere ayrıcalıklar tanımış ve Fransızlara ilk kez gerçek kapitülasyon 1569 yılında verilmiştir. Fransızlara verilen bu kapitülasyonlar, III. Murad, III. Mehmed, I. Ahmed ve IV. Mehmed dönemlerinde yenilenmiştir. İngiliz, İspanyol, Portekizli, Katalan ve Sicilyalı tüccarlar da Osmanlı topraklarında Fransız bayrağı altında ticaret yapmıştır.

BİLİYOR MUSUNUZ?Kapitülasyon, genellikle Müslüman ülkelerde Hristiyanların haklarını belirleyen antlaşmalar olup İslam ülkelerinde bu kelimenin karşılığı olarak “ayrıcalık, üstünlük” anlamında ‘imtiyaz' ifadesi kullanılmıştır.


1569'da Fransa'ya verilen ticari imtiyazlardan sonra 1580'de İngiltere ve 1612'de de Hollanda, Osmanlılar tarafından verilen kapitülasyonlarla desteklenmiştir.

Osmanlı Devleti, 1740 yılında kapitülasyon siyasetinde yeni bir döneme girmiştir. 1756-1759 Savaşları sonunda imzalanan Belgrad Antlaşmalarında Fransız Elçisi Marguis de Villeneuve (Margis dö Vilnuv) aktif rol oynamıştır. Fransız elçisinin girişimleri sonucunda Osmanlı Devleti, 28 Mayıs 1740'ta imzalanan antlaşmayla Fransızlara verilen kapitülasyonları genişletmiştir. Bu antlaşmayla kapitülasyonlar sürekli hâle getirilmiş ve daha önce olduğu gibi hükümdarların saltanat süresiyle sınırlı olmaktan çıkarılmıştır. Yani I. Mahmud halefleri adına da kapitülasyonları onaylamıştır.

Kapitülasyonların sürekli hâle gelmesinin ardından Fransızlar, Akdeniz ticaretinde ve Osmanlı limanları arasındaki taşımacılıkta üstünlük elde etmiştir. 1740 kapitülasyonlarının genişletilmesinden sonra Avrupa'da ekonomisi iyi olan her devlet, Akdeniz limanlarında şirket kurarak Osmanlı'dan ayrıcalık istemiştir. İngiltere'ye verilen ayrıcalıklar ise 1858 Balta Limanı Antlaşması ile en geniş hâlini almıştır.



YORUMLAYALIM
Kapitülasyonlar Tek Taraflı Mıdır?
Osmanlı İmparatorluğu gerek ülkesinin maddi menfaati gerekse de siyasi çıkarları için çeşitli ülkelere kapitülasyon adı verilen, ticari imtiyazlar vermişti. Ancak bu ahidnameler iki taraf arasında yapılmış bir antlaşma statüsünde olmayıp tek taraflıydı. Kapitülasyonlar, XVIII. yüzyıla kadar Osmanlı padişahının yabancılara bir inayetiydi. Padişah istediğinde imtiyazı geri alabilir, sultan öldüğünde imtiyazın hükümleri ortadan kalkardı. Bu yüzden her padişah döneminde antlaşma yenilenirdi. Bu tür ticari imtiyazlar, 1718'de imzalanan Pasarofça Antlaşması'ndan sonra iki taraflı olmuştur.
Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, s.747'den düzenlenmiştir.
Kapitülasyonların tek taraflı verilmesinin nedenleri neler olabilir?


XVIII. yüzyıla kadar bu imtiyazların Osmanlı ekonomisine olumsuz etkisi olmamıştır. Ancak bu yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri daha fazla hak ve imtiyaz almak için Osmanlı Devleti'nin üzerinde baskı kurmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin zayıflamasıyla birlikte, kapitülasyonların karakterini değiştiren Avrupalılar için Osmanlı toprakları hammadde kaynağı ve pazar hâline gelmiştir. Bu durum yerli sanayiyi baltalamış, gayrimüslim Osmanlı tebaası yabancı devletlerin himayesine girerek Müslüman tüccarlara karşı tekelci özellikler kazanmıştır.

BİLİYOR MUSUNUZ?Bir Akdeniz ticaret uzmanı, Osmanlı Devleti'nin verdiği imtiyazları Avrupalıların gaddarca kötüye kullandığını gözlemlemiştir. Giderek büyüyen bu istismar, XVIII. yüzyılın son yıllarında Osmanlı Devleti'ni siyasi ve iktisadi bakımdan Batı Avrupa'ya bağımlı hâle getirmiştir. Hatta bu sebeple Fransız elçisi, 1788'de Osmanlı Devleti'nin, Fransa'nın çok zengin bir kolonisi olduğunu ifade etmiştir. Yine 1770'de İngiliz elçisi de artık daha fazla istenebilecek imtiyazın kalmadığını ileri sürmüştür.


Osmanlı Devleti'nin iyice zayıfladığı ve Avrupalı devletlerin müdahalesine açık hâle geldiği XIX. yüzyılda, Batılı devletler kapitülasyonları kullanarak Osmanlı'ya her konuda müdahâle etmiştir. Ayrıca Osmanlı Bankası ve Alman Doğu Bankası gibi kuruluşlar, kapitülasyonlardan faydalanarak yabancı sermayenin Osmanlı'ya girişini kolaylaştırmıştır. Yabancılara verilen demiryolları imtiyazları da Osmanlı ekonomisinin çökmesinde önemli bir rol oynamıştır.

YORUMLAYALIMKapitülasyonlar ve Osmanlı Hukuku
Kapitülasyonlar, Osmanlı topraklarında suç işleyen Avrupalıların, Osmanlı mahkemelerinde yargılanmasını engelliyordu. Yabancılar, işyerlerinde kanunsuz faaliyetlerde bulunsa da Osmanlı güvenlik güçleri, kapitülasyonlar yüzünden buralara müdahâle edemiyordu. İstanbul'da elçiliklerin çevresinde her milletten insanın bir arada yaşadığı kozmopolit mahalleler oluşmuştu. Osmanlı tebaası olan gayrimüslimler de Avrupalı devletlerin elçilerinden tercümanlık beratı gibi belgeler elde ederek imtiyaz sahibi oluyordu.
Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, s.748'den düzenlenmiştir.
Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti'ni hangi alanlarda etkilemiştir?


Osmanlı Devleti’nde Ekonomik Tedbirler


Osmanlı Devleti, Klasik Dönem'de toprağa dayalı bir ekonomik sistem uygulamıştır. Klasik Dönem'de fethedilen araziler mirî arazi şekline getirilmiş ve tahriri yapıldıktan sonra kanunnamelerle koyulacak vergiler tespit edilmiştir. Osmanlı vergi sistemi, temelde örfî ve şeri olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Öşür, haraç ve cizye gibi şeri vergiler; ayni veya nakdî olarak tahsil edilmiştir. Örfî vergiler ise devletin gerekli gördükçe şeri kurallara dikkat ederek değişik zamanlarda halktan aldığı vergilerdir. Osmanlı Devleti, farklı dönemlerde uyguladığı ekonomik politikalara uygun olarak vergi düzenlemeleri yapmak zorunda kalmıştır. Devlet; başta savaş olmak üzere deprem, kıtlık gibi özel durumlarda da değişik isim ve miktarlarda yeni vergiler koymak zorunda kalmıştır.

CEVAPLAYALIMOsmanlı Devleti'nde, vergi sisteminin oluşumuna etki eden unsurlar hangileridir?


XVI. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti'nin gelirleri, giderlerine oranla daha fazla artmış, XVII. yüzyıldan itibaren ise bu durum tam tersine dönmüştür. Büyük ordular kurmak ve bu orduyu sürekli olarak eğitme zorunluluğu Osmanlı Devleti'nin finansal yapısını bozarken uzun ve yıpratıcı savaşlar, ekonomik sorunları daha da ağırlaştırmıştır. Girit Kuşatması'nın yirmi dört yıl sürmesi ve II. Viyana Kuşatması ile başlayıp Karlofça Antlaşmasına kadar süren on altı yıllık uzun savaş dönemi, devleti ekonomik olarak zor duruma sokmuştur.

XVII. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti'nde mali sıkıntılarla birlikte nakit ihtiyacının artması, tımar topraklarının merkezî hazineye bağlanmasına yani iltizam hâline getirilmesine sebep olmuştur. İltizam toprakları daha sonra da malikâne topraklarına dönüştürülmüştür. Genel anlamda iltizama vermek bir toprağın gelirlerinin açık artırma yoluyla bir süreliğine kiraya verilmesi anlamına gelmektedir. Açık artırmayla iltizam hakkını alan kişiye mültezim adı verilmiştir. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren tımar ve zeamet toprakları iltizam olarak verilmeye başlanmıştır. Devletin sıcak para ihtiyacını karşılayan mültezimler ise zenginleşmiş ve nüfuz sahibi olmuştur.

BİLİYOR MUSUNUZ?Geliri dirlik olarak kimseye verilmeyen ve doğrudan merkez hazinesine aktarılan vergilere ve vergi kaynaklarına mukataa denmektedir. Tımar sisteminin uygulandığı yerlerde, merkez hazinesinin nakit ihtiyacını karşılamak için memleketin zengin vergi kaynakları, mukataa olarak ayrılmıştır.


Mukataalar, başlangıçta en fazla üç yıllık bir dönem için iltizama verilmiştir. Ancak merkezî hazînenin nakit ihtiyacının giderek artmasıyla devlet, mukataaları mültezimlere ömür boyu tahsis etmeye başlamıştır. Mukataaların ömür boyu kiralanma uygulamasına malikâne sistemi adı verilmiştir. Malikâne sistemi ile toprağın vergi gelirlerinin miras bırakılması hakkı getirilmiştir.

Bu da malikâne sahiplerine büyük güç kazandırmıştır. Büyük zenginliğe kavuşan bu gruplar, taşra yönetiminde daha çok sorumluluk almıştır.

BİLİYOR MUSUNUZ?
Malikâne sistemi ile ekonomik olarak güçlenen kişiler, Anadolu'da başıboş sekban, sarıca ve levent gibi askerî grupları da bünyelerine katarak ekonomik güçlerinin yanı sıra askerî güce de sahip olmuştur. XVIII. yüzyılda birçok âyan, büyük mukataa gelirleri olan bu mültezimlerin içinden çıkmıştır.


Avarız vergisi, Osmanlı Devleti'nde XVI. yüzyılın sonlarında ihtiyaç hâlinde toplanan bir vergi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak savaşların uzaması ve gelir kaynaklarının azalmasıyla bu vergi, düzenli olarak toplanmıştır. Hem Müslüman hem de gayrimüslimlerden alınan avarız vergisi, başlangıçta olağanüstü hâllerde alınsa da zamanla devamlı hâle getirilmiştir. Osmanlı Devleti'nde salgun ya da salma olarak adlandırılan ve ilk başlarda ayni veya hizmet olarak da tahsil edilebilen avarız vergileri, XVII. yüzyıldan sonra tamamen nakdî olarak alınmaya başlanmıştır. Avarız vergileri, artan hazine açıklarını kapatmada büyük bir paya sahip olmuştur.

BİLİYOR MUSUNUZ?
Avarız vergisi, avarız hanesi olarak adlandırılan birimlerden tahsil edilirdi. Avarız hanesinin gerçek hane ile ilgisi yoktur. Üç, beş, yedi, on, on beş evden oluşan bir vergi birimine avarız hanesi denirdi. Devletin tamamında geçerli standart bir avarız hanesi birimi yoktu. Her kaza için farklı ölçüler esas alınırdı.


Osmanlı Devleti'nde savaşlara bağlı ekonomik sıkıntılar nedeniyle varlıklı kişilerden imdadiyye adı altında yardımlar toplanmaya başlanmıştır. Önceleri sefer masraflarını karşılamak için koyulan ve “imdad-ı seferiyye” adı verilen bu vergi, XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren sürekli hâle getirilmiştir. İmdadiyye vergisinin ulemadan da toplanması kararlaştırılınca bu kesimde büyük bir tepki oluşmuş ve padişah da dâhil olmak üzere devlet ileri gelenleri sert şekilde eleştirilmiştir. Sonunda imdadiyye vergisinin ulemadan toplanmasından vazgeçilmiş ve bu verginin zengin kişilerden alınmasına karar verilmiştir. İmdadiyye vergisi, zamanla adeta bir varlık vergisine dönüşmüştür.



Ayanların Yönetime Karşı Yükselişi


Osmanlı Devleti kuruluştan itibaren merkeziyetçi bir siyaset takip etmiş ve mutlak otoritenin padişaha ait olduğu bir sistem kurmuştur. Osmanlı'nın merkeziyetçi ve mutlakiyetçi devlet yapısı, birbirini dengeleyen ve denetleyen grupların ittifakına dayanmıştır. Bölgelerindeki nüfuz sahibi aileler, uç beylerinin soyundan gelen kimseler, sipahiler ve yeniçeriler gibi gruplar bu ittifakı sağlamıştır. Osmanlı Devleti, bu grupların güçlenerek Avrupa'da olduğu gibi feodal bir yapı oluşturmalarını engelleyen bir sistem oluşturmuştur. Bu sistem, Osmanlı'nın dinî ve etnik çeşitliliğine rağmen başarılı olmuştur. Kuruluş Dönemi'ndeki ilkelere bağlı kalınmadığı için zaman içerisinde sistem bozulmaya başlamış ve seçkin bir grup olan âyan ve eşraf zümresi güç kazanmıştır. Buna karşın Avrupalı devletler, feodal sistemin yıkılmasıyla merkeziyetçi ve mutlakiyetçi bir devlet düzenine geçmiştir.

XV. yüzyıldan itibaren var olan âyan ve eşraf, sosyal ve iktisadi bozuklukların da etkisiyle merkezî otoritenin yanında nüfuzunu artırmıştır. Merkezî otoritenin zayıfladığı, iç ve dış sorunların arttığı dönemlerde devlet; âyan ve eşrafa başvurarak onların ön plana çıkmasına sebep olmuştur. Devlet; asker ve vergi toplanmasında, şehir ve yolların korunmasında, eşkıyalık hareketlerinin bastırılmasında âyanlardan sık sık yardım istemeye başlamıştır.



CEVAPLAYALIMÂyan ve eşraf zümresinin devlet içerisinde güç kazanmasının nedenleri nelerdir?


XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti, içine düştüğü ekonomik buhran sebebiyle nakit para ihtiyacını iltizam ve malikâne sistemlerini uygulamaya koyarak karşılamaya çalışmıştır. Tımar ve zeamet topraklarını mukataa hâline getiren devletin, bu mukataaları iltizama vermeye başlamasıyla âyanlar, toprak satın almış ve zenginleşmiştir. Merkezden gönderilen ve merkezî otoriteyi temsil eden beylerbeyleri, sancakbeyleri, Tımarlı Sipahilerin de yavaş yavaş ortadan kalkması ile âyanların nüfuzu daha da artmıştır. Bunlar, kazanmış oldukları servet ve nüfuzlarının da etkisiyle devletin zayıfladığı dönemlerde bölgelerinde söz sahibi olmuş ve gerek devletin gerekse halkın gözünde önemli bir konuma yükselmiştir.

Toprakların tasarrufunda devletin yerini alan âyanlar, İstanbul'da otururken taşraya mütesellim adı verilen güvendikleri kişileri göndermiş ve sahip oldukları bölgelerin vergilerini tahsil ettirmişlerdir. Üretimden alacağı payı artırmak isteyen âyanlar, reayaya kötü muameleye ve köylülerden daha fazla para toplamaya başlamıştır.

Âyan ve eşraf sınıfı; himayelerine aldıkları levent, sekban, sarıca gibi paralı askerler sayesinde askerî nüfuz da kazanmıştır. XVIII. yüzyıl; merkezî otoriteye karşı askerî, idari, ekonomik olarak nüfuzunu giderek artıran âyan ve eşrafın hâkim olduğu bir dönem olmuştur.
Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası