BABA TARİHÇİ

abdullahhoca.com YENİ NESİL TARİH ANLATIMI

MEKANLAR-YOLLAR-GÖÇLER TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK

XX. YÜZYIL BAŞLARINDA DÜNYA

I. DÜNYA SAVAŞI SONRASINDAKİ GELİŞMELER

Birinci Dünya Savaşı'nın Sonuçları:

1917’de gerçekleşen Bolşevik İhtilali’nden sonra Rusya’nın savaştan çekilmesiyle İtilaf Devletleri zor durumda kaldı. Savaş boyunca İtilaf Devletleri’ne savaş malzemesi satan ve Orta Doğu’da bir güç olmak isteyen ABD, Alman denizaltılarının ticaret gemilerine saldırması üzerine 1917’de savaşa girdi. Bu durum, savaşın seyrini İtilaf Devletleri lehine değiştirdi. İttifak Devletleri, art arda ateşkes antlaşmaları imzalayarak savaştan çekildi. Savaş sonrasında yenen ya da yenilen bütün devletlerde siyasal, ekonomik ve toplumsal bunalımlar ortaya çıktı. Çok uluslu imparatorluklar dağıldı, monarşiler yerine cumhuriyet rejimleri kuruldu. Ancak bazı Avrupa ülkelerinde totaliter yönetimler iş başına geldi. Dünya barışını korumak amacıyla Milletler Cemiyeti kuruldu.

 

I. DÜNYA SAVAŞI SONRASI İMZALANAN BARIŞ ANTLAŞMALARI

Almanya Versailles (Versay)

Avusturya Saint Germain (Sen Jermen)

Bulgaristan Neuilly (Nöyyi)

Macaristan Trianon (Triyanon)

Osmanlı Devleti Sevres (Sevr)

 

I. DÜNYA SAVAŞI’NIN SONUÇLARI

1-     Bazı büyük devletler ve İmparatorluklar parçalandı. (Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Çarlık Rusya’sı)

2-     Yeni devletler kuruldu. (Polonya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya, Macaristan, Litvanya, Ukrayna, Estonya)

3-     Bazı ülkelerde rejim değişiklikleri oldu. (Rusya: Kominizm, Almanya: Nazizm, İtalya: Faşizm, Türkiye: Cumhuriyet)

4-     Dünya siyasi haritası büyük oranda değişti.

5-     Sömürgeciliğin yeni adı “mandacılık” oldu.

6-     Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) kuruldu.

7-     Uçak, denizaltı, tank ve kimyasal silahlar ilk kez kullanıldı.

8-     Savaştan en karlı çıkan devlet İngiltere oldu.

9-     10 milyonun üzerinde ölü ve kayıp yaşandı.

10-  Sınırlar çizilirken milliyet prensibine dikkat edilmemesi yeni sorunlara neden oldu.

11-  Dünya barışını korumak için yeni antlaşmalar ve paktlar yapıldı. (Küçük Antant, Locarno Antlaşması, Kellog Paktı)

12-  Almanya 28 Haziran 1919’da Versailles (Versay), Avusturya 10 Eylül 1919’da Saint-German (Sen-Jerman), Bulgaristan 27 Kasım 1919’da Neuilly (Nöyyi), Macaristan 4 Haziran 1920’de Trianon (Triyanon) Antlaşmalarını imzaladılar. Osmanlı Devleti’ne Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra 10 Ağustos 1920’de Sevr Barış Antlaşması’nı imzalatmaya çalışmışlardır.

 

PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 OCAK 1919)

  • Müttefik, kısmen müttefik ve ortak devlet gibi farklı gruplara ayrılmış 32 devletin temsilcileri katılmıştır. Bu devletler, İttifak Devletleri ile savaşmış veya onlara savaş ilan etmiş devletlerdi. Konferans 18 Ocak 1919'da, yani Alman İmparatorluğu'nun kuruluşunun yıldönümü günü açıldı. Fransızlara Urfa, Antep ve Maraş verildi. Batı Anadolu başta İzmir'in işgali olmak üzere Yunan işgaline maruz kalmıştır. Konferansın kararlarına hakim olan devletler; İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya ise Macaristan ile 4 Haziran 1920 tarihinde Trianon Antlaşması imzalanmıştır.
  • Konferansta savaş sırasında imzalanmış olan gizli antlaşmaların uygulanması karara bağlanmış, İngiltere ve Fransa Wilson İlkeleri'ne tamamen ters düşmemek için “savaş tazminatı” yerine “savaş onarımı”, “sömürgeciliğin” yerine ise “manda-himaye sistemini “ gündeme getirerek uygulanmasını sağlamışlardır.
  • I.Dünya savaşının askeri safhası ateşkes antlaşmalarıyla sona erdikten sonra galip devletler imzalanacak olan antlaşmaların maddeleri üzerinde karşılıklı olarak anlaşmak ve kendi aralarındaki siyasi, ekonomik problemleri çözümlemek amacıyla 18 Ocak 1919’da Paris’te bir araya gelmiş, konferansa ittifak devletlerine karşı savaş açmış olan başta itilaf devletleri olmak üzere toplamda 32 devlet katılmıştır. Konferansa katılan devletlerin tamamının üye olacağı Milletler Cemiyeti kurulmuş, cemiyetin amacının; dünya devletlerinin haklarını eşit olarak korumayı amaçlayacağı savunulmuş ancak bu cemiyetin sadece itilaf devletleri tarafından kurulmuş olması cemiyetin fiilen taraflı davranmasına neden olmuştur.
  • İtilaf devletlerinin konferansta savaştan galip ayrılmalarının verdikleri rahatlıkla Wilson İlkelerini göz ardı ederek yenilen devletlere imzalatmak amacıyla çok ağır şartlar taşıyan antlaşma taslakları hazırlamaları sonucunda itilaf devletlerinin tarafından olan ABD bu konferanstan sonra Avrupa ile olan ilişkilerini en alt düzeye indirmiştir.

 

MANDA YÖNETİMLERİNİN KURULMASI

  • Manda kavramı ilk kez 1919'da toplanan Paris Barış Konferansı'nda gündeme geldi ve 28 Haziran 1919'da imzalanan Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'nin 22.ci maddesinde resmen tanımlandı.
  • Manda projesinin temelinde, I. Dünya Savaşı'nda yenilen Osmanlı Devleti ve Almanya'dan ayrılan ve Avrupa dışında kalan bölgelerin yönetimi sorunu yatıyordu. Dünya kamuoyunda sömürgeciliğe duyulan tepki nedeniyle, bu ülkelerin doğrudan doğruya galip devletler arasında paylaşılması uygun görülmedi. Ayrıca barış konferansında etkin olan ABD, sömürgeci sistemin genişletilmesine karşı idi.
  • Milletler Cemiyeti; A, B ve C Sınıfı olmak üzere üç grup manda belirledi.
  • A Sınıfı mandalar, Osmanlı devletinden ayrılan Arap ülkeleri idi. Irak ve Filistin mandası Büyük Britanya'ya, Suriye mandası Fransa'ya verildi. 1923'te Ürdün-Ötesi (Transjordan) mandası Filistin'den ayrıldı. Irak Mandası yedi ay sürdükten sonra, 23 Ağustos 1923'te bağımsız Irak Krallığı'nın ilan edilmesiyle sona erdi. Suriye'de manda yönetimi 1944'e, Filistin'de 1948'e dek sürdü.
  • B Sınıfı mandalar, Almanya'nın Afrika'daki eski sömürgeleri idi. Bunlardan Tanganika Büyük Britanya'ya, Ruanda-Urundi Belçika'ya verildi. Kamerun ve Togoland ise Britanya ile Fransa arasında ikiye bölündü.
  • C Sınıfı mandalar Okyanusya'daki bazı adalar ve Güneybatı Afrika (şimdi Namibya) bölgesinde kuruldu.

d  Gizli antlaşmalarda İtalya’ya verilmesi gereken İzmir ve çevresi, İngiltere’nin istekleri doğrultunda Yunanistan’a bırakılmıştır. Bunun nedeni, İngiltere’nin bölgede (Doğu Akdeniz) güçlü bir İtalya yerine, kendi güdümünde olacak zayıf bir Yunanistan’ı tercih etmesidir.

Paris Barış Konferansı’nda İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesi, İtilaf Devletleri arasında ilk kez görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

d  İtilaf Devletleri, konferansın sonunda Osmanlı Devleti dışında diğer İttifak Devletleri ile imzalanacak barış şartları konusunda anlaşmış, ancak Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda uzlaşma sağlayamadıkları için Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşmasını ertelemişlerdir.

d  Yenilen devletlerden büyük miktarda toprak alınacağının ortaya çıkması, Wilson İlkeleri’nin göz ardı edileceğini göstermiştir. Bu durum, ABD’nin Avrupalı devletlerle olan ilişkilerini askıya almasına neden olmuş ve ABD bu tarihten itibaren yeniden Monroe Doktrini (Yalnızlık Politikası)’ne dönerek Avrupa siyasetinden çekilmiştir.

 

Rektör Uyarıyor

MONROE DOKTRİNİ

1817-1825 tarihleri arasında ABD başkanlığı yapan James Monroe’nin dış politika ile ilgili görüşleri olup, ABD’nin Avrupa siyasetinden çekilmesi anlamına gelmektedir. (Yalnızlık Politikası) 2 Aralık 1823’te kabul edilerek uygulamaya başlanmıştır.

Doktrinin öngördüğü hususlar, şöyleydi:

  • Anti-koloniyalizm görüşü: Elde ettikleri ve sürdürdükleri özgür ve bağımsız durumları ile Amerika Kıt’aları, bundan böyle Avrupa devletlerinden herhangi birinin kolonileştirme isteklerine konu olamaz. (O sıralarda Alaska’ya sahip bulunan Rusya’nın egemenliğini daha aşağılara doğru genişletmek niyetine-Kaliforniya’ya kadar-karşı çıkılıyordu.)
  • Kutsal İttifak Devletleri’nin siyâsâl sistemi, Amerika’nınkinden tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini bu yarım kürenin herhangi bir yerinde yaymak için yapacakları herhangi bir girişimi barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz.
  • Karışmazlık-non intervention-isteği: Avrupa ülkelerinin herhangi birinin mevcut kolonilerine ya da ona tabi olan bölgelere hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz. (Çünkü o sıralarda Güney Amerika’daki İspanyol kolonilerinde bağımsızlık isyanları olmaktaydı ve Avrupa büyük devletlerinden oluşan Mukaddes İttifak (Sainte Alliance)’nin buralara müdahale ile koloniyalist çıkarlara hizmet için karışması istenmiyordu)
  • Kabuğuna çekilme (isolation) ilkesi: Avrupa devletlerinin kendilerini ilgilendiren sorunlar yüzünden yaptıkları savaşlarda hiçbir zaman taraf tutmadık ve böyle bir davranış siyasetimize de uymaz. (söz konusu mesajda, Amerika’nın Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı ilkesi açıklanıyordu.)

 

Rektör Uyarıyor

KİNG-CRANE KOMİSYONU,

Å      King-Crane Komisyonu, Paris Barış Konferansı sırasında Türk topraklarının durumunu, Suriyelilerin ve Filistinlilerin I. Dünya Savaşı sonunda belirlenecek yeni sınırlara ilişkin görüşlerini saptamak üzere oluşturulan komisyondur (1919).

Å      ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın isteği üzerine Henry C. King ve Charles R. Crane'in başkanlık ettiği ve Haziran 1919'da çalışmalara başlayan komisyon, Suriye ve Filistin'i dolaşarak halkın görüşlerini dinledikten sonra, Arapların büyük çoğunluğunun Suriye'nin bağımsız olmasını istediğini ve Fransız Mandasına karşı olduğunu saptadı. Ayrıca Paris Barış Konferansı üyelerine şu teklifleri sundu:

  • Kilikya, Ermeni mandasına bırakılacak toprakların dışında kalmalı, Anadolu'ya dahil edilmelidir.
  • Anadolu'dan ayrı, manda altında bir İstanbul Hükümeti kurulmalıdır.
  • Anadolu için ayrı bir manda düşünülmelidir.
  • Yunanlılara Anadolu'da toprak verilmelidir.
  • İstanbul, Anadolu ve Ermeni hükümetleri, aynı manda altında toplanmalıdır.
  • ABD, söz konusu yerlerde manda yönetimini kabul etmelidir.
  • Görüldüğü gibi King-Crane Komisyonu, Misak-ı Milli sınırlarını üç parçaya bölmekte ve bu üç ayrı parçayı Amerikan mandası altında toplamayı önermektedir. İşin ilginç yanı ise, Sivas Kongresi sırasında milliyetçi aydınlardan çoğu, bu komisyon üyelerinin telkinleriyle, Amerikan mandasının ülke bütünlüğünü koruyacağını savunmuşlardır.

 

ORTA DOĞU’DA MANDA REJİMLERİ

  • Orta Doğu bölgesi , I. Dünya Savaşı’na kadar, İran hariç  Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bulunmaktaydı.
  • XIX. yüzyıl itibariyle Osmanlı Devleti’nin sürekli itibar kaybetmesi zayıflaması, içte ve dışta birçok meseleyle uğraşmak zorunda kalmasıyla bu bölge, başta İngiltere, Fransa, Rusya, sonra da Almanya ve İtalya’nın yayılma alanı haline gelmiştir.
  • Birinci Dünya Savaşı öncesinde  İtilaf blokunun kurulması ve Osmanlı’nın bunun karşısındaki ittifak blokunda yer alıp savaş bitiminde yıkılması Orta Doğu’da bir otorite boşluğuna yol açtı.
  • Dünya Savaşı devam ederken İngiltere, Fransa ve Rusya aralarında yaptıkları gizli antlaşmalarla Anadolu ve Orta Doğu’yu paylaştılar.

Gizli Antlaşmalar;

Mc Mahon (Mac Mohan) Antlaşması (1915)

İngiltere ile Mekke Şerifi Hüseyin arasında yapılmıştır. Şerif Hüseyin’e Arap Devleti Krallığı ve halifelik sözü verilmişti.

Şerif Hüseyin de İngiltere’ye Arap ülkelerindeki ekonomik girişimlerde öncelik tanıyacaktı.

 

Sykes Picot (Saykıs Pikot) Antlaşması (1916)

İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalandı.

Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve Boğazlar Rusya’ya;

Ürdün, Irak ve Filistin İngiltere’ye;

Suriye, Lübnan, Adana, Antep, Urfa, Maraş ve Musul Fransa’ya verildi.

 

Balfour (Balfor) Deklarasyonu (1917)

İngiltere, Filistin’de Yahudilere yurt sözü verdi.

 

 

 

  • 1917 İhtilali ile savaştan çekilen Rusya, gizli antlaşmaları bütün dünyaya açıkladı.
  • ABD, Wilson Prensipleri’ne göre gizli antlaşmaları kabul etmeyeceğini bildirdi.
  • Wilson ilkelerine göre Osmanlı Devleti’nin Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelerinde egemenliğinin devam etmesi, diğer bölgelerinde ise halkların kendi geleceklerini belirlemesi isteniyordu. Wilson Prensipleri, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu planlarını bozacak nitelikte maddeler içermekteydi.
  • Wilsonun bu olumsuz etkisi iki devleti, ortak deklarasyon yayınlamaya itti. Orta Doğu ülkelerinde halkların kendi idarelerine dayanan hükûmet ve yönetimler kurabileceklerini bildirdiler.
  • Bu yayınlanan deklarasyon o toplumlara bağımsızlık vermekten çok  aslında İngiltere ve Fransa’nın zaman kazanmak için ortaya koydukları bir plandan ibaretti.
  • ABD’nin savaş sonrası monre doktrinine dönmesi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’da serbestçe hareket etmelerine fırsat verdi.
  • İngiltere ve Fransa Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda Orta Doğu’yu kendi aralarına paylaştılar.

Buna göre

Fransa, Suriye ve Lübnan’ı;

İngiltere, Irak, Filistin ve Ürdün’ü aldı.

  • İngiltere daha önceden işgal etmiş olduğu Mısır ve Kıbrıs’ı resmen kendisine bağladı. Böylece Orta Doğu toprakları, I. Dünya Savaşı sonunda galip devletlerin kontrolü ve egemenliğine girmiş oldu.
  • Wilson ilkelerinden biri de “yenilen devletlerden toprak alınmaması” idi. İtilaf Devletleri bu maddeyi etkisiz kılabilmek için görünüşte bu maddeye paralel gibi duran “manda ve himaye yönetimi” sistemini ortaya atarak bunu Orta Doğu’da uygulamak için harekete geçtiler.

 

Orta Doğu’da Büyük Devletlerin Durumu ve Politikaları

  • Osmanlı Devletinin dağılmasından sonra Fransa ve İngiltere tarafından işgal edilen topraklarda günümüze kadar devam eden sosyal ve siyasal sorunlar ortaya çıkmıştır..
  • İngiltere’nin uzak doğu sömürgelerine ulaşmak ve Ortadoğu da kalıcı hakimiyet kurmak maksadıyla, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışını yapacaktır. Bu şekilde XIX. yüzyılın sonlarında bölgede önemli petrol rezervlerinin bulunmasıyla bu bölge daha da önem kazandı.
  • Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın Osmanlı Devleti’yle yakın ilişkiler kurarak Hicaz Demir Yolu Projesi’yle de bölgede üstünlük sağlaması İngiltere’yi tedirgin etti.
  • II. Abdülhamit Hanın uyguladığı İslamcılık politikası ve bu politika karşısında bir tehlike olarak görülen Şerif Hüseyin'in İstanbul'da tutulmasıyla milliyetçiliğe bağlı ayaklanmaların bu bölgede görülmesi engellenmeye çalışıldı. Ancak İttihat ve Terakki yönetimi ile bu politikanın terk edilmesi ve Şerif Hüseyin’in bölgeye gönderilmesi İngilizlere istenen fırsatı verdi. Böylece İngilizlerin kışkırtmaları sonucunda Orta Doğu’da yerel liderler devlete karşı ayaklanmaya başladılar

é  İngiltere, Libya sınırından Hayfa’ya kadar uzanan bütün Akdeniz kıyısını egemenliğine aldı. İngiltere ve Fransa 1920 San Remo Konferansı’nda mandater yönetimler kurulması konusunda fikir birliğine varmıştır.

 

Arabistan Yarımadası

  • Birinci Dünya Savaşı sonrası Hicaz Emiri Şerif Hüseyin kendini “Arap Ülkeleri Kralı” ilan etti. Fakat İtilaf Devletleri onu sadece Hicaz Kralı olarak tanıdı.
  • Şerif Hüseyin, oğullarını Irak ve Ürdün’e kral tayin etti ve 5 Mart 1924’te halifeliğini ilan ederek bölgedeki konumunu güçlendirdi.
  • Başlangıçtan beri bölge liderliği konusunda rekabet eden Necd Emiri Abdülaziz İbni Suud, Şerif Hüseyin’e savaş açtı. Galip gelen İbni Suud kendini Hicaz ve Necd Kralı ilan etti.
  • İngiltere’nin 1927’de tanıdığı bu krallık 1932’de “Suudi Arabistan Krallığı” adını aldı.
  • Suudi Krallığı’nın 1936’da Amerikan şirketi Aramco’ya petrol ayrıcalığı vermesiyle ABD bölgeye girmiş oldu.
  • İngiltere’nin Arap Yarımadası’nda uğraştığı bir diğer bölge Yemen’di. Yemenliler, İngilizlerin I. Dünya Savaşı’nda işgal ettikleri Yemen topraklarını geri alabilmek için mücadeleye başladılar. Karışıklıktan faydalanarak Kızıldeniz’e sokulmaya çalışan İtalya’nın olaya müdâhil olarak Yemenlilere yardım etmesi üzerine İngiltere 1934’te Yemen’in bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Ancak bölgede İngiltere’nin Yemen ve İtalya ile olan mücadelesi devam etti.

 

  1. ARABİSTAN: İngilizlerin vaadi ile Hicaz Emiri Şerif Hüseyin kendini Arap ülkeleri kralı ilan etmiştir. Ancak İngilizler onu sadece Hicaz Kralı olarak tanımıştır. Şerif Hüseyin’de oğullarını Irak ve Ürdün’e kral tayin etmiştir. XIX. yy’da Vahhabi mezhebine bağlı olan Suud  ailesi Şerif Hüseyin ile mücadele ederek Arabistan’a egemen olmuşlardır. Galip gelen Abdulaziz İbn-İ Suud 1926 Ocak ayında kendisini Hicaz ve Necd Kralı ilan etmiştir.1932’de ise Suudi Arabistan Krallığı kurulmuştur.
  2. IRAK: İngiltere’nin desteğini alan Kral Faysal Irak’ta iktidara gelmiştir.1930’da IRAK bağımsız olmuştur.
  3. ÜRDÜN: Mekke Şerifi Emir Hüseyin’in oğlu Abdullah Krallığını kurmuştur.1946’da bağımsız olmuştur.
  4. FİLİSTİN: İngiltere Filistin’i Suriye’den ayırarak manda altına almış daha sonrada Burada Yahudi devleti kurulmasını desteklemiştir.
  5. MISIR: İngiltere’nin Mısır’daki hâkimiyet çalışmalarına Mısır milliyetçileri karşı durmıuştur. Saad Zaglul’ün,1919 başlarında kurduğu Vafd Partisi ile ayaklanmalar başlatmıştır.28 Şubat 1922’de Mısır bağımsız olmuş I.Fuat Kral unvanını almıştır.1937’de Milletler Cemiyet’ne üye olmuştur.
  6. SURİYE-LÜBNAN: Fransa 1930’da Suriye’ye,1936’da ise Lübnan’a bağımsızlığını vermiştir. Fransa, Suriye ve Lübnan’dan 1946’da tamamen çekildi.

 

 

SSCB’NİN KURULUŞU

VE

ORTA ASYA’DAKİ TÜRK DEVLETLERİ İLE İLGİLİ GELİŞMELER

  • Rusya’da 1905 yılında Meşrutiyet yönetimine geçilecek ve Duma adıyla bir meclis oluşturulacak. Fakat Rus Çarı Duma’nın çalışmalarını sürekli engellemektedir.
  • 1917 Mart Devrimi gerçekleşti. Çar II. Nikola tahttan çekildi. Bolşeviklerin lideri Lenin, “Ekmek, Barış, Özgürlük” istemini ortaya atarak “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla Bolşevikleri harekete geçirdi. 7 Kasım 1917’de Bolşevikler iktidarı ele geçirdi.
  • Bolşevikler Aralık 1917’de ÇEKA Örgütü’nü kurarak sistemli terör hareketlerine girişmişlerdir. Sonunda muhalif güçlere karşı galip gelen Bolşevikler 1918’de Çar II. Nikola ve ailesini öldürmüşlerdir.
  • Lenin, NEP (Novaya Ekonomiçeskaya Politika) adı verilen yeni ekonomi politikasını ilan etti (1921).
  • Ruslar, Uygur Türklerinin yaşadığı Doğu Türkistan hariç Türk ülkelerinin hepsini işgal altına aldı. Türklerin bağımsızlık hareketleri Ruslar tarafından sert bir şekilde engellendi.
  • Yusuf Akçura ve İsmail Gaspıralı’nın çalışmalarının sonucunda 15 Ağustos 1905’te “Rusya Müslümanları I. Kongresi” gayriresmî olarak toplandı..
  • Bu çalışmalar sonucunda Müslüman Birliği Partisi kurularak Duma’ya temsilciler gönderildi. Baskılarını artıran Ruslara karşı Türkler de “Rusya Müslüman Türk Kavimlerinin Haklarını Koruma Cemiyeti”ni kurarak uluslararası alanda haklılıklarını duyurmaya çalıştılar.
  • Bu arada Rus Çarlığı’ndan siyasi ve kültürel haklarının verilmesini istemişlerdi. Ancak bu istekleri kabul edilmeyen Türkler 1916’da Türkistan’da Millî İstiklal Ayaklanması’nı başlattılar. Çarlık yönetiminden sonra kurulan geçici hükûmet, tüm halkların kanun önünde eşit olduğunu ilan etti. Türkler, politik ve kültürel alandaki çalışmalarını hızlandırdı. 1-11 Mayıs 1917 tarihleri arasında “Bütün Rusya Müslümanlarının I. Kurultayı” toplandı. Bir süre sonra başlayan Sovyet istilasına karşı Türk toplumları ayrı ayrı mücadele vermek zorunda kaldı.

{  Ocak 1924’te Lenin’in ölümünden sonra iktidar mücadelesini kazanan Joseph Stalin döneminde uygulamaya konulan Kolektifleştirme Politikası huzursuzluk yaratmıştır. Nitekim bu politika tarımsal üretimi azaltırken, sanayinin ve teknolojinin gelişmesini sağlamış, bu da tepkilere yol açmıştır.

 

Rektör Uyarıyor

A-İSMAİL GASPRALI

ö      İsmail Gaspıralı (1851 - 1914), Kırım Tatarı eğitimci, yayıncı ve politikacı. Gaspıralı, Rus İmparatorluğu'nda Türk ve İslam toplumlarının eğitim, kültür reformu ve modernleşmeye ihtiyacını betimleyen Müslüman entelektüeldir.

ö      “Dilde, fikirde, işte birlik!” sözüyle Türk halklarındaki birlikteliğin temel ilkelerini oluşturmuş ve günümüzde de bu söz bu birlik mücadelesinin hedefini göstermektedir.

ö      Gaspıralı kadınlar için Âlem-i Nisvan (Kadınlar Dünyası) adlı bir dergi çıkarımış ve bu dergiyi kızı Şefika yayına hazırlamıştır. Çocuklar için de Âlem-i Subyan (Çocuklar Dünyası) adlı bir yayın çıkarmıştır. Gaspıralı, İslam Biriği'nin (İttifaq-i Müslimîn) kurucularından biridir; 1907'de kurulan birlik Rus İmparatorluğu'ndaki Müslüman Türk entelektüelleri birleştirmiştir. Ayrıca ilk Rus Müslüman kongresinin organizatörlerinden biriydi ve Rusya'daki Müslüman insanlar için sosyal ve dinî reformlar oluşturmayı amaçlıyordu.

ö      2014 yılı UNESCO tarafından Gaspralı yılı ilan edilmiştir.

Gazeteler:

  • Tercüman (Bahçesaray, 1883-1918)           Alem-i Nisvan (Bahçesaray, 1906-1910)     Alem-i Sibyan (Bahçesaray, 1906-1912?)       Al-Nahdah/The Renaissance (Kahire, 1908)      Kha! Kha! Kha! (Bahçesaray, 1906-?)

 

Rektör Uyarıyor

ORD. PROF. A. ZEKİ VELİDÎ TOGAN

C  Zeki Velidî Togan, 10 Aralık 1890 tarihinde Başkurdistan’da doğmuş, Basmacı Hareketi’nin içinde yer almıştır. Türkistan Millî Birliği’nin kurucusu ve ilk başkanı olup, Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi ile Fuat Köprülü, Rıza Nur ve Yusuf Akçura’nın istekleri doğrultusunda 20 Mayıs 1925’te geldiği Türkiye’de Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni’ne tayin edilmiştir.

C  1935’te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn Üniversitesi’nde ve Göttingen Üniversitesi’nde ders vermiştir. 1939’da davet üzerine tekrar Türkiye’ye gelmiş ve İstanbul Üniversitesi’nde Umûmî Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurmuştur.

C  Zeki Velîdi, genelde Rusya ve Orta Asya’daki Türkler üzerine 300 kadar makâle ve kitap yazdı. Anılarını Hatıralar adlı eserinde 1961’de yayınladı. Diğer eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Bugünkü Türkeli Türkistan ve Yakın Târihi (1947), 2) Umûmî Türk Târihine Giriş (1946), 3) Târihte Usul (1950), 4) Türklüğün Mukadderâtı Üzerine (1970), 5) Oğuz Destanı.

 

Rektör Uyarıyor

YUSUF AKÇURA

Z      Kazanlı Yusuf Akçora (1879 / 1935) İstanbul Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar yazar ve siyaset adamı.

Z      Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir. 1904 yılında yayımladığı Üç Tarzı Siyaset adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir.

Z      Akçura’nın Türkçü düşünce tarihindeki yeri, çağdaşı olan Ziya Gökalp'in gölgesinde kalmıştır fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma arkadaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel yapısının oluşmasında katkıları olmuştur.

Z      Yusuf Akçora'nın Türkçü fikirleri, Sovyetlerin çökmesi ve Orta Asya'daki Türk Devletleri'nin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncellik kazanmıştır.

Z      Ahmet Rıza'nın çıkardığı Şuray-ı Ümmet ve Meşveret gazetelerinde adsız yazıları yayımlandı.

Z      Kazan’da iken yazdığı ve onu Türk siyasal hayatında meşhur eden Üç Tarzı Siyaset isimli dizi makalesi 1904 yılında Mısır (Kahire)’da yayımlanan “Türk” adlı gazetede çıktı.

Z      Türkçülük akımının manifestosu olarak kabul edilen 32 sayfalık makalesinde Akçura, Osmanlı İmparatorluğu'nun tekrar toparlanabilmesi için üç ana görüşün bulunduğunu (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türk Milliyetçiliği) ve bunlar arasında en uygununun Türk Milliyetçiliği doktrini olduğunu savundu.

Z      1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nde siyasi tarih dersleri vermeye başlayan Yusuf Akçura, Mustafa Kemal’in kültür ve politika danışmanı olarak çalışmaktaydı. 1931’de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda görevlendirildi ve ertesi yıl kurumun başına getirildi. 1. Türk Tarih Kongresi’ni yönetti. 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesi'nde Siyasi Tarih profesörü oldu.

Eserleri

Z      Şurayı Ümmet'te Çıkan Makalelerim-Üç Tarzı Siyaset-Siyaset ve İktisat-Türkçülüğün Tarihi

 

 

 

 

 

 

SULTAN GALİYEV

  • (1882-1940): Başkırdistan’ın Kırmıskalı köyünde doğmuştur. 1905’te Kazan’daki Tatar Pedogoji Enstitüsünü bitirerek değişik köylerde öğretmenlik, Ufa Belediye Kütüphanesinde memurluk yapmış; Ufa’daki gazetelerde takma adla yazılar yazmıştır.
  • 1915’te Bakü’de Azerbaycan’ın bağımsızlığı için çalışan Resulzade ve çevresiyle tanışmıştır.
  • 1917 Ekim Devrimi günlerinde Azerbaycan’dan Moskova’ya Müslüman Kongresi Yürütme Sekreterliği için çağrılmıştır. Kongre somut kararlar almayınca Müslüman Komünistler Komitesi’ne girmiştir. 1917
  • Ekim Devrimi’nde Bolşevikleri desteklemiş, 1918-1922 arasında Sovyetlerde birçok görevde bulunmuştur. Ancak 1923’ten itibaren Sovyet lideri Stalin’le “ulusal sorunlar”, dolayısıyla Türklerin hakları konusunda anlaşmazlığa düşmüştür.
  • Galiyev, görüşlerini ifade ettiği “Millî Komünizm” adlı eserinde öncelikle “proleter ulus” dediği (Ruslar karşısında Türkler gibi) ezilen ulusların kurtuluşunu savunmuştur.
  • Zeki Velidi Togan’la iş birliği yaptığı gerekçesiyle tutuklanmış ancak devrime katkılarından dolayı bağışlanmıştır. Daha sonra 1928’den idam edildiği 1940’a kadar çeşitli cezalar almıştır. 1990’da –idamından on yıllar sonra– Galiyev’in aldığı cezalar haksız bulunmuş ve Sovyetler Birliği tarafından itibarı iade edilmiştir.

 

SOVYETLERE KARŞI DİRENİŞİN ADI ; BASMACI HAREKETİ

  • Rusya'da Türkistan'ın istiklâli için faaliyet gösterenlerin millî ayaklanmalarına verilen genel ad. "Baskın yapan, hücum eden" mânasına gelen bu tabir, Çarlık döneminde Ruslar tarafından Türkmenistan, Başkurdistan ve Kırım'da faaliyet gösteren çeteciler için kullanılmıştır. Basmacılar halka dokunmazlar, sadece Rus memurları soyar, hazine mallarını yağmalar ve aldıkları ganimetleri fakirlere dağıtırlardı.
  • 1917 Bolşevik İhtilâli'nden sonra Türkistan'da faaliyet gösteren silahlı mukavemet kuvvetlerine Basmacı denilmesinin sebebi, bu kuruluşların başına geçenlerin bir kısmının ihtilâlden önceki yıllarda da Basmacılık yapmış olmalarıdır. 1917 ihtilâlinden önce ve sonra Ruslara karşı silahlı mücadelede bulunan Türkistanlılar, kendilerini hiçbir zaman Rusların "haydut, çeteci" anlamında kullandıkları ve dünyaya böyle göstermek istedikleri tarzda Basmacı olarak tanıtmamışlar, İslâm askerleri, vatan müdafaacılan ve Türkistan azatlığının askerleri olarak göstermişlerdir.
  • Basmacı hareketlerinin tek gayesi, "Türkistan Türkistanlılarındır" sloganında ifadesini bulan, Türkistan'ı Ruslardan kurtararak istiklâline kavuşturmaktı.
  • Basmacı Hareketi 1918 yılında Korbaşı Ergaş'ın liderliğinde Hokand şehrinde başladı ve kısa zamanda diğer bölgelere de yayıldı. Hokand'da üç gün içinde Ruslar tarafından 10.000'den fazla Türkistanlı öldürüldü. 1918'de kırktan fazla korbaşının (Türkistanlı lider) önderliğinde yapılan mücadelelerde ayaklanmalar Fergana vadisine yayıldı.
  • Basmacı hareketlen Enver Paşa'nın 8 Kasım 1921'de Türkistan'a gelip başa geçmesiyle daha da şiddetlendi. Onun Türkistan'daki millî mücadelelerin başkumandanı olmasından sonra Ruslar önemli kayıplar verdiler ve 19 Nisan 1922'de barış istemek zorunda kaldılar. Fakat Enver Paşa, "Barış antlaşmasının ancak Türkistan topraklarındaki Sovyet askerlerinin çekilmesinden sonra söz konusu olabileceğini belirterek" bu teklifi reddetti.
  • Bu sıralarda Semerkant şehrinde Türkistan Türk Müstakil İslâm Cumhuriyeti kurulmuştu. Yıllardır bütün Türkistan'ı ele geçirmek için savaşan ve Türkistan'dan çekilmek niyetinde olmayan Sovyetler daha şiddetli saldırılara başladılar. 1922'de Sovyetler'in genel bir saldırıya geçmesi üzerine Basmacı liderleri birbirlerinden ayrılmak zorunda kaldılar ve geçici Türkistan hükümeti dağıldı. Şîr Muhammed Beg Afganistan'a geçti, diğer liderlerden Muhyiddin Beg öldürüldü, Canı Beg de teslim oldu. 4 Ağustos 1922'de Belcuvan'a giren bir Sovyet birliğine karşı bizzat yakın muharebeye katılan Enver Paşa on bir Rus'u öldürdü, fakat karşı tarafın makineli tüfek ateşi altında kendisi de şehid oldu.
  • Enver Paşa'nın Ölümüyle Basmacı hareketleri sona ermedi, fakat genellikle Ruslar'ın üstünlüğü ile devam etti. Kızıl Ordu Basmacılar'a karşı savaşını her yerde sürdürdü. Mücahidlere yardım eden Türkler hapishanelere atıldı. Böylece Basmacılığın birinci devri sona erdi. 1924'te başlayan Basmacılığın ikinci devresinde mücahidler silâh buldukça mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler de 1935'e kadar sürdü ve bu tarihte Ruslar Basmacılık harekâtına kesin olarak son verdiler.

 

 

UZAK DOĞU’DA YENİ BİR GÜÇ: JAPONYA

 

MEİJİ (AYDIN HÜKÛMET) RESTORASYONU (1868-1912)

XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar derebeylik (feodal) düzenin hâkim olduğu Japonya, dış dünyaya kapalı bir ülkeydi.

Şogun adı verilen ordu komutanı, bu derebeylerin en  güçlüsünden seçiliyordu.

Asıl güç Şogun’un elindeydi. İmparator sembolik olarak devletin başındaydı.

Batılı devletler ticari gerekçelerle Japonya’yı kapılarını kendilerine açması için zorlamaya başlayınca 1854’te Batılı devletlerle ticari anlaşmalar yapıldı. Ancak Japonya’nın Batı’ya açılımı, ülkede tepkiyle karşılandı ve anlaşmayı imzalamakla suçlanan Şogun yönetimi, ülke üzerindeki etkisini kaybetti.

1867’de genç yaşta tahta geçen İmparator Mutsuhito’nun aydınların Batı tarzı yenilikler yapılması fikirlerine destek vermesiyle Japonya’da “Meiji Restorasyonu” denilen reform süreci başlamış oldu.

1868’de feodal düzen yıkılarak Batı tarzı hükûmet kuruldu. Hukuk sisteminde reform yapılarak Prusya-Alman modeline dayalı yeni bir anayasa oluşturuldu. Eğitim alanında yapılan yenilikler sonucu yüksek bir okur yazarlık oranına ulaşıldı. Takvim değiştirildi. Giyim kuşamda Batı örnek alındı. Çağdaş bir bankacılık sistemi oluşturuldu. Japon donanmasının kurulmasında İngiltere krallık donanmasından faydalanıldı. Ordunun çağdaşlaştırılmasında ise Prusya genelkurmayından uzmanlar getirildi. Japon subayları Batılı askerî ve donanma akademilerine gönderildiler. Dışardan çağdaş silahlar satın alınırken yerli bir silah sanayisi de kuruldu. Devlet, ulaşım ve haberleşmeye önem vererek demir yolu ağı, telgraf hatları ve deniz yollarının oluşturulmasını özendirdi. Ağır sanayi, demirçelik ve gemi yapımcılığı geliştirilirken tekstil sanayi de çağdaş seviyeye getirildi. Devlet Japon girişimcilerle ortak çalışarak ihracatçılara, sanayicilere ve deniz taşımacılığına her türlü desteği sağladı. Japonya’nın ihracatı, özellikle ipek ve tekstil dalında yükselişe geçti. Tüm bu gelişmelerin ardında “güçlü ordusu olan zengin bir ülke olma” ideali vardı.

 

 

 

Meiji Restorasyonu kapsamında;

{  Japonya 1854'den sonra Batının seviyesine çıkabilmek için, Amerika ve Avrupaya yüzlerce ve yüzlerce öğrenci göndermiştir. Batı teknik ve teknolojisine ulaşabilmek için bununla da yetinmemiş, tamamen feodaliteye dayanan iç idari ve sosyal yapısını da değiştirmeye başlamıştır. İmparator Mutsihito'nun 1868 de kabul ettiği Meiji Restorasyonu (yani Aydın Hükümet) ile Japonya bir dizi hızlı ve köklü değişiklikler geçirmeye başlamıştır.

{  Bir dizi reformlarla ülkenin ve toplumun çehresi değişmiştir.

{  Bir iki örnek verelim:

{  1872 de çıkarılan bir kanunla kadın ve erkek her japon için ilk öğretim zorunlu oldu.

{  1871 de ilk gazete yayınlandı.

{  1873 de mecburi askerlik sistemi kabul edildi.

{  1871 de "Daymiyo" denen derebeylik sistemine son verilerek ülke çağdaş bir şekilde idari bakımdan organize edildi.

{  Ekonomik alandaki gelişmeler de aynı hızlı tempo ile gerçekleştirildi.

{  1870 de ilk demiryolu yapımına başlanmış iken, yirmi yıl sonra, 1890 da demiryollarının uzunluğu 7200 kilometre idi.

{  1868-1898 arasındaki otuz yıllık devrede 2190 fabrika yapıldı.

{  1868’de feodal düzen yıkılarak Batı tarzı hükûmet kuruldu.

{  Hukuk sisteminde reform yapılarak Prusya-Alman modeline dayalı yeni bir anayasa oluşturuldu.

{  Eğitim alanında yapılan yenilikler sonucu yüksek bir okur yazarlık oranına ulaşıldı.

{  Takvim değiştirildi.

{  Giyim kuşamda Batı örnek alındı.

{  Çağdaş bir bankacılık sistemi oluşturuldu.

{  Japon donanmasının kurulmasında İngiltere krallık donanmasından faydalanıldı.

{  Ordunun çağdaşlaştırılmasında ise Prusya genelkurmayından uzmanlar getirildi.

{  Japon subayları Batılı askerî ve donanma akademilerine gönderildiler. Dışardan çağdaş silahlar satın alınırken yerli bir silah sanayisi de kuruldu.

{  Devlet, ulaşım ve haberleşmeye önem vererek demir yolu ağı, telgraf hatları ve deniz yollarının oluşturulmasını özendirdi.

{  Ağır sanayi, demirçelik ve gemi yapımcılığı geliştirilirken tekstil sanayi de çağdaş seviyeye getirildi.

{  Devlet Japon girişimcilerle ortak çalışarak ihracatçılara, sanayicilere ve deniz taşımacılığına her türlü desteği sağladı.

{  Japonya’nın ihracatı, özellikle ipek ve tekstil dalında yükselişe geçti. Tüm bu gelişmelerin ardında “güçlü ordusu olan zengin bir ülke olma” ideali vardı.

{  Kast düzeni kaldırılmış, toprak ve vergi düzeltimi gerçekleştirilmiştir.

{  Millet Meclisi, Siyasal partiler ve Danışmanlar Kurulu oluşturulmuştur.

Şintoculuk dini yaygınlaştırılmaya, Budacılık bastırılmaya çalışılmıştır.

Tokyo’ya taşınmıştır.

±  .Ne var ki, Japonyanın bu hızlı gelişmesi, bu ülkeyi de bir sömürgeci devlet haline getirdi. Şimdi Japonya gözlerini dışarıya çevirmiş ve hemen yakınındaki Kore'ye göz dikmişti. Kore meselesi Japonyayı Çinle savaşa götürecektir.

±  Öte yandan Çin toprakları nedeniyle Rusya ile Japonya arasında 1904-1905 Savaşı çıkmıştır. Rusya bu savaşta mağlup olmuş, Japonya bir süre sonra Kore’yi topraklarına katarken Rusya ve Çine karşı elde ettiği başarılarla Uzak Doğu’da yeni bir güç olarak ortaya çıkmıştır.

±  Japonya’nın bu başarıları, onun Uzak Doğu’daki güçler dengesinde belirleyici bir güç olduğunu gösterdi. Artık bu bölgede Rusya-Japonya-ABD arasındaki mücadeleler belirleyici olmaya başladı.

±  I. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletlerinin yanında savaşa giren Japonya, 1930’larda Mançurya’yı tamamen işgal etti.

 

 

Rektör Uyarıyor

Ertuğrul Faciası

Japonya’nın atılım içinde olduğu bu dönemde Türk-Japon ilişkileri de gelişmiştir. II. Abdülhamid, 1887 yılında Japon İmparatoru’nun yeğeninin bir savaş gemisiyle İstanbul'u ziyaret etmesinin ardından iadeiziyaret için Japonya’ya Ertuğrul Fırkateyni ile bir heyet göndermiştir. Gemi 7 Haziran 1890’da Japonya’nın Yokohama Limanı'na vardı. İmparator, Türk heyetini görkemli bir şekilde karşıladı. Şehir halkı Türk amiralinin saray arabası ile İmparatorun yanına gidişini sevgi gösterileriyle takip etti. Türk Heyeti’ne gösterilen ilgi fırkateyn Japonya’dan ayrılana kadar sürdü. Ertuğrul Fırkateyni planlandığı gibi 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrıldı. Kushimoto (Kuşimoto) açıklarında tayfuna yakalanan gemi 16 Eylül 1890’da kayalara çarparak battı. Kazada ölenlerin anısına Kushimoto’da bir anıt yapılmıştır.

 

 

1929 DÜNYA EKONOMİK KRİZİ: “KARA PERŞEMBE”

ý  ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı 1930’lar boyunca da devam etmiştir. Özellikle, sanayileşen ülkelerde bu buhranın etkileri daha yıkıcı olmuştur. I. Dünya Savaşı’na kadarki dönemde dünya ekonomisinde en etkili devlet İngiltere’ydi. Fakat savaş sırasında özellikle ABD’den almış olduğu kredileri bile ödemekte zorlanmaya başlamıştı. İhracatı düşmüş, ABD’den yeniden borç almak zorunda kalmıştı.

ý  I. Dünya Savaşı sonrasında ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, ABD’nin istediği savaş tazminatını ödemek için para basınca, Almanya’da hiper enflasyon ortaya çıkmıştır.

ý  Bu durum karşısında ABD, 1924 yılında Almanya’ya Dawes Planı’nı önermiştir. Buna göre; ABD Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya da daha sonra tazminatını ödeyecekti.

ý  Bütün bu ekonomik sorunlar, piyasalarda para akışının oldukça sınırlanmasına neden olmuş ve her an büyük bir küresel sorunun patlayacağını göstermiştir.

  • Genel olarak ekonomik krizler, üretim-tüketim arasındaki dengesizliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan yeni ekonomik sistem, yatırımları ve üretimi sürekli büyütmeye çalışan bir anlayışa sahipti. Yaşanan büyüme dönemlerinde;

a) Maliyetleri düşüren yeni teknolojilerin kullanılması,

b) Yeni üretim alanlarının açılması

  • yeni girişimcileri ortaya çıkarıyordu. Ancak girişimci sayısının ve üretimin artmasına paralel olarak pazarlar genişlemiyordu. Böylece ekonomide daralma dönemleri başlıyordu. Kâr azaldığı için yatırımlar da azalıyor, bu koşullarda üretime devam edemeyenler yok oluyordu. 1929 Ekonomik Buhranı, dar anlamıyla 24 Ekim 1929’da New York (Niv York) Borsası’nın çökmesidir (Kara Perşembe). Geniş anlamıyla ise kredi sistemiyle varlığını sürdüren ekonomide fazla üretimden kaynaklanan üretim-tüketim dengesizliğidir. 20. yüzyılın başında ortaya çıkan Taylorizm yöntemiyle ve I. Dünya Savaşı’nın etkisiyle artan üretim, verimlilik ve kâr oranları özellikle Amerika’da olağanüstü düzeye ulaşmıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Rektör Uyarıyor

Taylorizm

  • Adını Amerikalı mühendis F.W. Taylor’dan alan Taylorizm’de fabrika işçisine yalnızca belirli hareketi itina ile yapmak düşüyordu; işçilerin yapması gereken hareketler ve bunların süreleri dakika hatta saniyelere göre belirleniyordu.
  • 1911 yılında Frederick Winslow Taylor’a göre, üretimde pratik kurallar yerine bilimsel ve rasyonel kıstaslar esas alınırsa, fabrikaların üretkenliklerinde büyük artışlar sağlanabilecektir. Taylor’un bilimsel işbölümü, zaman ve mekanın rasyonelleştirilmesine ve ortaya çıkan sonuçların standartlaştırılmasına dayanmaktadır.
  • Taylorizm’in başlıca ilkesi, bir ürünün üretim sürecinin olabildiğince parçalanarak basit işlemlere ayrıştırılması ve bu işlemler için vasıflı işçi gerekmediğidir. Taylor ilkelerinin ilk yetkin uygulaması Henry Ford tarafından otomobil üretiminde yapılmış ve bu uygulama 1920’lerde yaygınlaşmıştır. Bu yöntemde işler, yapılış sırasına göre bir üretim hattına dizilir ve kayan bant boyunca sıralanan işçiler yalnızca tek bir parça iş yapar. 1925 yılına gelindiğinde Ford, montaj hattında seri üretim teknolojisi ile önceden bir yılda ürettiği otomobil sayısına yalnızca bir günde ulaşmaya başlar. Fordist üretim 1930’ların ortasında Avrupa’da da uygulanmaya başlanır, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yayılır.

 

Sonuçları

ý  New York Borsası 1928 yılının başından 1929 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde borsanın yükselişi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa, dibe vurdu.

ý  1929 yılının fiyatlarıyla 4,2 milyar dolar yok oldu. Bu süreçte çok sayıda banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştu.

ý  Bu insanlar, açlığa sürüklendi, sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar.

ý  Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş tokuş ekonomisine geri döndüler.

ý  Maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri, II. Dünya Savaşı’nın etkileriyle de birleşerek uzun yıllar devam etti.

ý  1933’te ABD’de Roosevelt, ekonomik sistemde köklü değişiklikler vaat eden New Deal (Yeni Anlaşma) projesiyle iş başına gelmiştir. Bu plana göre, ilk kez devlet ekonomiye müdahale etmiştir. Bu doğrultuda ilk kez Merkez Bankası kurulmuş, bankacılık sistemini düzeltmek için kanunlar yapılmıştır.

ý  Devlet, bazı alanlarda fiyat dengelemeleri yapmış, altın ve döviz kuru bizzat başkan tarafından kontrol edilmiştir. Fakat New Deal programı başlangıçta olumlu yankılar yapsa da, beklenen sonuçları vermemiştir.

ý  Bu planın yeterince başarılı olmamasının en önemli nedenleri; devlet harcamalarının ekonomiyi canlandırmaya yetmemesi, devletin ekonomideki payının artmaması ve yatırımların yetersiz kalmasıdır.

ý  Kriz, en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir “işsizler ve evsizler ordusu” oluşturmuştur. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60’lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı krizin en fazla etkilediği sektörlerden biri olmuştur. Ekonomik kriz dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin % 42 oranında ve dünya ticaretinin de % 65 oranında azalmasına sebep olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla % 7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu görülebilir. Ekonomik kriz farklı ülkelerde değişik tarihlerde sona ermiştir.

 

 

 

KRİZİN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ

ý  Dünyayı sarsan bu Ekonomik Buhran Türkiye’de de ekonomik durgunluğa yol açtı. Özellikle tarım ürünleri ihraç eden Türkiye’de döviz gelirlerinin azalmasına neden oldu. Dolayısıyla tarım üreticileri yoksullaşma sürecine girdi.

ý  Buhran karşısında Türkiye, ekonomide devletçilik ilkesini uygulamaya başladı.

ý  4 Nisan 1929’da İstanbul Darülfünununda (İstanbul Üniversitesi) düzenlenen ‘Yerli Malı Kullanma ve Koruma’ konulu toplantıda gençlik, yerli malı kullanmaya yemin eder. Bu toplantıdan çıkan bir başka sonuç ta ‘Yerli Malları Haftası’nın ilan edilmesidir. İlerleyen günlerde, ‘yerli malı kullanımı’nı yaygınlaştırmak amacıyla, Atatürk’ün de direktifleriyle bir cemiyet kurulur. Başkanlığını, TBMM Başkanı Kazım Özalp’ın yürüttüğü ‘Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’, Aralık 1929’da çalışmalarına başlar. Cemiyet; propaganda çalışmaları, düzenlediği ‘Yerli Malları’ haftaları ve sergilerle ‘yerli malı’ kullanımını bir alışkanlığa dönüştürmeye çalışır. Cemiyetin, İhap Hulusi, Nurettin Kenan gibi imzalar taşıyan afişlerinde, ‘Bir avuç fındık, bir yığın sağlık!’, ‘Üzüm, incir, fındık ye! Hem sana yarar hem bana.’ gibi sloganlar bulunuyordu.”

ý  1930’da Merkez Bankası kuruldu.

ý  1934’te Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı uygulamaya koyuldu.

ý  Bu dönemde ham maddesi yurt içinde olan sanayi kuruluşlarına öncelik verildi.

ý  1938’de çıkarılan bir kanunla hükümete ithalatta kota getirme (sınırlamalar) yetkisi verildi. Sonuçları dış ticarette tarım ve sanayide kullanılan makine, araç-gereç ve tıpta kullanılan malzemeler hariç mamul gıda maddeleri, alkollü içecekler, parfüm, elbise, ayakkabı ve diğer deri eşyalar gibi tüketim mallarının ithalatı yasaklandı.

ý  Bu uygulama ile amaç, ticaret dengesini sağlamak ve yurt içi üretimi korumaktı. İthalat ve ihracat dengesini bozmadan dış ticareti arttırmak için “kliring (kiliring) sistemi” uygulandı.

ý  Malını alanın malını alma zorunluluğu anlamına gelen bu sisteme göre Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya başta olmak üzere birçok ülkeyle Türkiye ikili antlaşmalar yaptı. Bu antlaşmalar ayrıca karşılıklı gümrük indirimleri ve ticaret kotalarını da içeriyordu.

ý  Kliring ve kotalar sisteminin uygulanmasıyla yapılan ticaret 1934-1939 döneminde, Türkiye’nin ithalatının %84’ünü ve ihracatının %81’ini oluşturdu.

ý  Ekonomik Buhran üzerine ABD Başkanı Hoover, borç ödemelerini durdurma anlamına gelen bir moratoryum ilan etti.

ý  Türkiye bu doğrultuda 1931’den 1933’e kadar dış borç ödemeyi durdurdu. Sonuç olarak Türkiye, Ekonomik Buhranı uyguladığı devletçi ve planlı ekonomi politikasıyla daha az hasarla atlatmıştır.

ý  Kalite kontrolünü yapması amacıyla Türk Ofis kurulmuştur. Türk Ofis’e kontrol ve teftiş görevi yanında; piyasa araştırmaları yapma, uluslararası ticaret ve ödeme anlaşmalarını hazırlama görevleri de verilmiştir.

 

Rektör Uyarıyor

Gazap Üzümleri; John Steinbeck'in yazdığı roman. Steinbeck, 1939 yılında yayınladığı eseriyle Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştır. Bu romanında yazar, Amerika'da 1930'lu yılların ekonomik kriz dönemlerini, insanlığın dramını etkileyici bir dille anlatmaktadır.

 

İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE AVRUPA VE DÜNYA

 

İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE AVRUPA

 

1) Barışın Sürekliliğini Sağlama Çabaları

Milletler Cemiyeti:

ý  Dünya barışının korunması ve sürekliliğinin sağlanması amacıyla uluslararası bir teşkilatın kurulma fikri XIX. yüzyılda ortaya atıldıysa da gerçekleşmemişti. I. Dünya Savaşı ise bu düşünceyi daha da güçlendirdi. I. Dünya Savaşı sonunda yapılan antlaşmalarla, bir düzen sağlanmış gözükmekle birlikte birçok soruna da neden olacak bir ortam oluşmuştu.

ý  Wilson Prensipleri’nde belirtildiği gibi savaş sonrası ABD ve İngiltere bu amaçla çalışmalara başlamış; Paris Barış Konferansı’nda 32 devlet tarafından uluslararası bir teşkilat kurulması kabul edilmişti.

ý  10 Ocak 1920’de merkezi Cenevre olmak üzere asil üyelerini I. Dünya Savaşı’nda galip gelen devletlerin oluşturduğu Milletler Cemiyeti kuruldu. Daha sonraki dönemde genel kurulun uygun gördüğü devletler teşkilata katıldı. Ancak ABD, senatonun kabul etmemesi sebebiyle fikir önderliğini yaptığı Cemiyete katılmadı. Savaşta tarafsız kalmış ülkeler asil üyeler arasına alındı. Türkiye de davet üzerine 1932’de Cemiyete katıldı. Kuruluşunda 18 üyesi olan Cemiyet 1920’de 48, daha sonra da 63 üyeye ulaştı.

 

Locarno Antlaşması:

ý  Locarno Antlşaması I. Dünya Savaşı sonrası, dünya barışını korumaya yönelik bir diğer gelişmedir. 1 Aralık 1925 tarihinde Londra’da imzalanan bu antlaşmaya katılan devletler Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Polonya ve Çekoslovakya’dır. bu antlaşma Avrupa’da gerginliği azaltsa da bu durum kalıcı olamadı. Almanya bu antlaşma ile uluslararası iş birliğine yeniden katılmış oldu. Antlaşmadan hemen sonra da Milletler Cemiyetine üye olarak Avrupa’nın büyük devletleri arasındaki yerini aldı. Antlaşmayla birlikte Avrupa’daki siyasi gerginlik bir süre azaldıysa da bu durum kısa sürdü.

 

Briand-Kellog Paktı:

ý  Fransa, Avrupa’daki durumunu güçlendirmek ve ilişkilerini geliştirmek için ABD’ye, bir barış paktı imzalamayı teklif etti. ABD ise savaş sonrası Monroe (Monreu) Politikası gereği Avrupa’daki sorunlara müdahil olmak istemedi. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı Kellogg, bu paktın bütün dünya devletlerini kapsayacak şekilde düzenlenmesini istedi.

ý  Fransa, bu öneriyi müttefiklerine yardım edemeyeceği ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği düşüncesi ile kabule yanaşmadı. Bunun üzerine Amerika, önerisini Sovyetler dışındaki diğer büyük devletlere bildirdi ve bunlarla görüşmelere başladı. Öneriyi Almanya ve Japonya kabul edince halklarının baskısı karşısında İngiltere ve Fransa da bazı şartlarla kabul etmek durumunda kaldılar.

ý  Briand-Kellogg (Bıraynt Kelog) Paktı 27 Ağustos 1928’de Paris’te ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Polonya, Çekoslovakya ve Belçika arasında imzalandı. Aynı yıl Sovyetler Birliği ve Türkiye de antlaşmaya dâhil oldu.

ý  Briand-Kellogg Paktı ile “savunmaya dayanmayan savaş, kanun dışı sayılmış ve devletler arası ilişkilerde barışçı yollara başvurulması” esas alınmıştır. Fransa meşru savunma hakkına, İngiltere ise sömürgeleri ile dünyanın bazı bölgelerinde hareket serbestisine sahip olmak istiyordu. Bu nedenle Fransa ve İngiltere bu antlaşmayı bazı çekinceler koyarak kabul etmişlerdir.

 

Bütün bu çabalar, ortaya çıkan anlaşmazlıklara çözüm olmadığı gibi, II. Dünya Savaşı’nın çıkmasını da engelleyememiştir. Bunda büyük devletlerin iç ve dış politikalarında meydana gelen gelişmeler de önemli rol oynamıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2) Avrupa’da Sosyal ve Ekonomik Hayat:

  • Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölmesinin yanı sıra ABD ve Avrupa’nın siyasi, sosyal ve ekonomik hayatında önemli değişikliklere yol açtı.

ý  Avrupa devletleri istihdam ve çalışma şartlarına yasal düzenlemeler getirmeye başladı. Örneğin Fransa, Hollanda ve İspanya 8 saatlik iş günü uygulamasına geçti.

ý  Savaş sonrası demokraside büyük gelişmeler yaşandı. 1920’den sonra çoğu ülkede bütün yetişkin erkeklere ve bazı ülkelerde kadınlara da oy hakkı tanındı. Böylece seçmen kitlesi genişledi. Büyük savaş, başta ağır sanayiyi, silah ve motorlu taşıt imalatını canlandırdı. Yeni üretim tekniklerinin ve teknolojilerin devreye girmesini sağladı. Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda ekonomik atılımlar yaşandı. Politikacılar işçi sınıfının görüşlerini hesaba katmak zorunda kaldı.

ý  Hammedde ve gıda da fiyatlar dibe vurdu bu süreç dünya da tüm çiftçileri derinden etkiledi. En ağır darbeyi Orta ve Doğu Avrupa aldı. SSCB, sınırlarını ticarete kapatırken Almanya’da hızla yükselen enflasyon ekonomik felç oluşturdu. Avrupa ekonomileri ancak 1924’ten sonra düzene kavuşmaya başladı. 1930’larda kırsal alanlardan kentlere göç istikrara kavuştu. Şehir merkezinin uzağına yerleşim yerlerinin kurulması ve buralara hizmet veren demir yolu hatlarının açılmasıyla kentler büyüme sürecine girdi.

 

3) Totaliter rejimlerin kuruluşu

 

a) İtalya’da Faşizm:

ý  Duce (lider) lakaplı Mussolini’nin partisi; ülkedeki karışıklıkların da etkisiyle bazı aydınlar, askerler, küçük toprak sahipleri, tüccarlar, sanayiciler vb. orta sınıflar arasında hızla taraftar topladı. 1919 seçimlerinde otuz beş milletvekili kazanan Faşist Parti, 1922 Ağustos’undaki işçilerin genel grevine karşı “Kara Gömlekliler” adı verilen militan grubunu Napoli’den Roma’ya yürüttü. Bu yürüyüş sonucu hükûmet istifa etti. Bunun üzerine İtalyan Kralı, Ekim 1922’de yönetimi Mussolini’ye devretti. Mussolini, 1943’e kadar İtalya’yı diktatörlükle yöneterek totaliter bir rejim kurdu.

ý  Mussolini iş hukukunda yaptığı değişikliklerle, hür sendikacılığın yerine “korporatizm”i getirdi. Korporatist modelde her meslek grubu patronuyla ve çalışanlarıyla bir dernek hâlinde örgütleniyordu. Böylece ekonomi ve sosyal yaşam devlet tarafından kolaylıkla denetleniyordu.

Politikası:

İtalya’nın 1881’den itibaren gerçekleştirmek istediği sömürgecilik emelleri, ‘Roma İmparatorluğunun yeniden kuruluşu’ adı ile Mussolini’nin elinde bir millî idealizm hâline getirildi. Mussolini Akdeniz’e ‘bizim deniz’ (more nostrum) diyordu. Başbakan olduktan birkaç ay sonra 1923 Şubat’ında İtalyan Senatosu’nda verdiği bir söylevde şöyle diyordu: ‘Şunu söylemek cesaretine sahip olmamız gerekir ki İtalya bir tek denizde ebediyen kapanıp kalamaz, bu deniz Adriyatik olsa bile. Adriyatik’ten başka Akdeniz vardır.’

 

 

b) Almanya’da Nazizm:

1919 Eylül’ünde o zaman çok fazla tanınmayan eski başçavuş ve başarısız ressam Adolf Hitler, İşçi Partisinin yönetimine katıldı ve liderliği ele geçirdi. 1920’de partinin adı Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi (NAZİ) olarak değiştirildi.

Hitler, 1923’te hükûmeti devirmek için darbe girişiminde bulundu ve başarısız oldu. On aylık hapis cezasına mahkûm oldu. Hapiste nasyonel sosyalizmin temel kaynağı olan ve Türkçeye “Kavgam” ismiyle çevrilen “Mein Kampf”ı (Mayn Kampf) yazdı.

Naziler, Almanya’da 1932 seçimlerinde Alman meclisi Reichstag’da (Raştag) birinci parti oldu ancak tek başına çoğunluğu sağlayamadı. 1933’te komünistlerin genel greve gidecekleri kaygısı yaygınlaşınca Hitler, başbakan olarak atandı. Nazilerin polis örgütü GESTAPO tarafından mecliste bir yangın çıkarıldı ve bu olay komünistlerin üzerine atıldı. Komünistlere karşı sert tedbirler alındı. 1933’te yenilenen seçimlerden sonra yine birinci olan Hitler, çoğunluğu elde edemeyince tutuklattığı komünist ve sosyal demokrat milletvekillerinin hazır bulunmadığı sırada meclisten, SA (Hücum kıtaları) ve SS’lerin (NAZİ’lerin özel polis kuvvetleri) silahlarının gölgesinde dört yıllığına özel yetkiler aldı. Hitler bu yetkilerle NAZİ dışındaki tüm partileri kapatarak totaliter bir sisteme yöneldi. 1934’te ise devlet başkanlığını da alarak “Führer” (lider) oldu.

 

 

c) İspanya’da Franco Dönemi

İspanya’da 1923’te ordunun kurduğu dikta rejimi 1930’da yıkılmış; Kral 13. Alfonso ülkeyi terk etmiş ve böylece demokratik cumhuriyet kurulmuştu.

İspanya’nın Fas’taki birliklerinin komutanı General Francisco Franco (Fransisko Fıranko) 1930’da İspanya’ya geçip ülkenin batı ve güneyine egemen oldu. Bunun üzerine cumhuriyetçiler Valencia’da (Valensiya), Franco liderliğindeki milliyetçiler ise Burgos’ta hükûmet kurdular.

Böylece İspanya’da 1936-1939 arasında sürecek olan ve Avrupa devletlerinin de karıştıkları bir iç savaş başlamış oldu.  İtalya’nın Franco’ya 100.000 kişilik bir ordu yardımı ve Almanya’nın silah desteğiyle Franco 1939’da Madrid’i ele geçirerek İspanya’nın tamamına egemen oldu ve 1975’e kadar sürecek yeni bir totaliter rejim ortaya çıktı. Batılı devletler, ilk döneminde Franco rejimini dışlasa bile II. Dünya Savaşı’ndan sonra İspanya’ya yakınlaşmışlardır. İspanya 1955’te BM’ye ve 1958’de Avrupa Ekonomik İş Birliği Teşkilatı’na alındı.

 

 

MÜNİH ANTLAŞMASI VE ÇEKOSLOVAKYA'NIN BÖLÜNMESİ

´  Almanca konuşan nüfusun yaşamakta olduğu bölgelerin, Alman topraklarına katılmasıdır. Bu stratejik evrenin adımları, 12 Mart 1938'de, Avusturya'nın ilhak edilmesiyle başlamıştır. Ardından ikinci adım Çekoslovakya toprakları içindeki Sudet bölgesidir.

´  Hitler'in baskısıyla 29 Eylül 1938 günü imzalanan Münih Anlaşmasıyla Sudet bölgesi Almanya'ya verilmiştir. Konferans, Alman, İtalyan, İngiliz ve Fransız başbakanlarının katıldığı, Çekoslovakya'nın temsilci bulundurmadığı bir anlaşmadır. Anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda Hitler, hiç zaman kaybetmemiştir.

´  Anlaşma, 1 Ekim 1938'de yine silah kullanılmaksızın, uluslararası anlaşmalara dayanılarak, nüfusunun yüzde elliden fazlasını Almanların oluşturduğu Sudet bölgesinin Almanlarca işgal edilmesine dayanmıştır. 15 Mart 1939'da ise Çekoslovakya'nın kalanını da topraklarına eklemeleri anlaşmada yer almıştır.

´  Bu olaylara kadar Hitler, stratejisinin adımlarını atarken, silah kullanmamıştır. Ancak geriye tek sorunlu bölge kalmıştır: Danzig bölgesi. Versay Anlaşmasıyla Polonya'ya verilen Danzig bölgesi, hâlâ Alman yönetiminde olan Doğu Prusya ile Almanya arasındaki kara bağlantısını kestiğinden, Alman Hükümeti, Polonya hükümetinden, Doğu Prusya'yla arada bir kara bağlantısı oluşturulması yönünde bir teklifi görüşmesini istemiş ve böylece Danzig Sorunu ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde Alman dış politikasında ise Hitler;

¥  Versay Antlaşması’nın şartlarından kurtulmayı,

¥  Tüm Almanları tek bir çatı altında birleştirmeyi (saf Alman ırkı),

¥  “Hayat Sahası” ilkesini gerçekleştirmeyi, yani Almanların yaşamadığı ancak Hitlerin ele geçirmeyi düşündüğü yerlerin sınırlara dâhil edilmesini amaçlamıştır.

 

ALMAN-SOVYET PAKTI

İmzalayan Molotov, arkada Ribbentrop ve Stalin (23 Ağustos 1939, Moskova)

±  3 Mayıs 1939'da Sovyet Dışişleri Komiseri olan Litvinov görevden alınarak yerine Vyaçeslav Mihayloviç Molotov atanmıştır. Bu atama Sovyet dış politikasında keskin bir dönüşe işaret etmiştir. Litvinov döneminde SSCB, Alman yayılmacılığına karşı Birleşik Krallık ve Fransa ile bir protokol oluşturmak için girişimlerde bulunmuş, ne var ki her seferinde reddedilmişti. Molotov döneminde ise SSCB, Alman hükümeti ile bir saldırmazlık paktı için çalışmıştır.

±  Uzun diplomatik görüşmeler sonucunda 23 Ağustos 1939 günü SSCB ile Almanya arasında bir saldırmazlık paktı imzalanması karara bağlanmiştır.

 

DANZİG KORİDORU

  • Danzig Koridoru Versay Antlaşması'yla oluşturulan bir düzenlemedir. Bu düzenlemeyle Doğu Prusya ile Almanya arasındaki bir arazi şeridi Polonya topraklarına katılmıştır. Danzig(Gdansk) liman kentini de içine alan bu arazi şeridi, Polonya'nın Baltık Denizi'ne bağlantısını sağlamaktadır Almanya'nın yönetiminde olan Doğu Prusya ile Almanya arasındaki kara bağlantısı kesilmiş oluyordu.
  • Almanya'nın II.Dünya Savaşının ilk bombasını Almanya Danzing limanına atmasının ardından önce İngiltere ardından da Fransa Almanya'ya savaş ilan ettiler.
  • II. Dünya Savaşı'nın ilk bombası Danzing'e atılmıştır. Öncesinde bir Avrupa Savaşı olan çarpışmalar tüm dünyaya yayılıp bir Dünya Savaşı'na dönüşmüştür.

 

ANTİ-KOMİNTERN PAKTI

  • Japon İmparatorluğu, Sibirya ve Moğolistan sınırlarında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'le(SSCB) sürtüşmektedir. Bu gerilim Almanya'ya Japonya'yla yakınlaşma şansı tanır. 25 Kasım 1936 tarihinde Anti-Komintern Paktı'nı imzalarlar. Buna göre, her iki ülke, içlerinden birisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tarafından saldırıya uğrarsa diğerine destek sözü verir.
  • Berlin, İtalya'nın da bu anlaşmaya katılımı için baskı yapar. Mussolini bir yıl sonra, 6 Kasım 1937'de anlaşmayı imzalar. 1939 Şubat ayında Macaristan da Anti-Komitern Paktı'na katılır. Franco'nun İspanya'sı da bu ittifaka 27 Mart 1939'da katılır.
  • Ancak, II.Dünya savaşında Almanya SSCB'yle savaşmasına karşın, İspanya bu savaşta tarafsız kalmıştır.

 

JAPONYA’DA MİLİTARİZM

Çin-Japon Savaşı, Japonya'nın, Çin ve Mançurya'ya yayılma arzusundan ilerleme kaydetmişler, yerleşim birimlerine karşı zehirli gaz dahi kullanmışlardır. 1937'de Marko-Polo Köprüsü bölgesindeki bir olayı bahane ederek tekrar saldırıya geçen Japonlar, 1937'de Nankin, 1938'de de Kanton ve Hankov'u aldılar. Ancak bu savaşlar klasik askeri taktikler ve strateji açısından özel bir öneme sahip değildir. Japonlar'ın Mançurya üzerinden Moğolistan'a doğru ilerlemeleri, onları Rusya ile karşı karşıya getirmiştir. Bu durum Rusya'yı iki cepheli savaşa zorladığından 1939 yazında Stalin'i Hitler ile ittifak yapmaya zorlamıştır. Ancak Ruslar, 1939'da Kolkin'de Japonları yenmişler ve böylece Japon Kara Kuvvetlerinin modern bir güç karşısında başarılı olamayacaklarını ortaya koymuşlardır. Bu mağlubiyetten sonra Japonlar tekrar Pasifik ve Güneydoğu Asya'ya yöneldiler.

I  Japonya’nın 1920’li yıllardan itibaren Uzak Doğu’da yayılmacı politika izlemesi Batılı devletlerin tepkisini çekmiş, bu doğrultuda 1922’de Washington Deniz Silahsızlanma Konferansı düzenlenerek Japonya’nın deniz kuvvetleri sınırlandırılmak ve böylece Çin’e saldırması engellenmek istenmiştir.

I  1929 Dünya Ekonomik Krizi’nden sonra yayılmacı politikalarını artıran Japonya, bu tarihten itibaren politikasını askerî güce (militarizm) dayandırmaya başlamıştır.

 

İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE DÜNYADAKİ BİLİMSEL VE KÜLTÜREL GELİŞMELER

 

b      Mimarîde Bauhaus akımı başlamıştır. Bauhaus; 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni akımlar yaratmış bir okuldur. Kurulduğu zaman dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirerek, yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir yer haline gelmiştir. Bauhaus'taki ilk öğretmenler sanatçılardı. Modern resimle ilgili sonsuz sayıda fikir üretildi. Wassily Kandinsky, Paul Klee ve diğer Bauhaus sanatçıları resimlerin geleneksel kavramlarından uzaklaşarak, soyutlamaya ve sanatsal tasarımın teorilerini ve yasalarını analiz etmeye yöneldiler.

b      Şehircilik ve mimari gelişti. Yeni bir mimari tarz başlatılmasını savunan bir akım olan Bauhaus şehir planlaması konusunda yenilikler getirdi. Bu akımının temsilcileri 1933'te Nazilerin baskıları sonucu farklı ülkelere giderek bu anlayışı yaygınlaştırdı. Yine bu Dönemde yüksek binalar, geniş düzenli caddeler ve yeşil alanları ile büyük şehir projeleri tasarlandı. ABD'de New York'ta 1931'de tamamlanan "Empire State Building" ile beraber gökdelenlerin sayısında artış görüldü.

b      Albert Einstein, 1922’de Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmıştır. Yaptığı çalışmalarla bilim dünyasında yeni bir çığır açan Einstein modern fiziğin temellerini atmıştır.

  • Dünya Savaşı toplumları siyasi, ekonomik, kültürel vb. birçok yönden etkiledi. Savaş sırasında yaşanan ekonomik sıkıntılar savaştan sonra tüketim isteğinin artmasında ve sanayinin gelişmesinde etkili oldu.
  • Sanayide kullanılan petrol ve elektrik günlük hayata girdi; elektrikli araçların kullanımında artış görüldü. Avrupa'da kara ve demiryolları ulaşımı kolaylaştırıldı. Taşıt yapımında seri üretim yaygınlaştı. Kıtalar Arası ulaşımda gemilerin yanında havacılık teknolojisinin gelişti.
  • İletişim araçlarının gelişmesiyle haberleşme imkanları ve kültürlerarası etkileşim arttı. Gazeteler, radyo, fotoğraf, çizgi film ve sinema kitle kültürünün şekillenmesinde ve siyasi faaliyetlerde etkili oldu. Fotoğraflarla desteklenen yazılı basında önemli tiraj artışı oldu.
  • Radyon önem kazandı. Radyo aracılığıyla caz, klasik müzik, tiyatro da halka ulaştı.
  • Savaş öncesi çocuk yayınları çerçevesinde başlayan çizgi filmler, büyük gelişme kaydetti. Avrupa'da "Tintin (Tenten), Barbar", Amerika'da "Popeye (Temel Reis), Superman" gibi çizgi film kahramanları bu Dönemde doğdu. 1895'te ortaya çıkan sessiz sinema, 1920'li yılların sonuna doğru, sesin de kullanılması önemini artırdı. 30'lu yıllarda ekonomik buhranı konu alan filmlerle sinema izleyicilerinin sayısını arttırdı. Sinema propaganda aracı olarak kullanıldı. Radyo ve gazetelerin etkisiyle spor, kitlelere mal oldu.
    • Öte yandan sinema, gerek önemli bir ticari alan olması nedeniyle gerekse Hollywood (Holivud) filmlerinden propaganda filmlerine kadar medyatik etkisiyle en önemli kitle iletişim aracı olmayı başardı. 20. Yüzyılın ilk yarısında sinemaya damga vuran sanatçılardan biri Charlie Chaplin (Çarli Çaplin) (1889-1977) oldu. Chaplin, sessiz filmlerdeki Şarlo tiplemesiyle ün kazandı. 1936’da “Modern Zamanlar” ile sanayi toplumunu, 1940’da “Büyük Diktatör” ile de faşizmi eleştiren filmler yaptı.
    • Basında “Life” ve “Paris-Match” gibi magazin dergileri birinci yıllarında 1 milyon tirajı yakaladı.
    • Kitlelere mal olan bir diğer olgu da spordu. Futbol, beyzbol ve atletizm gibi spor dallarını, yüz bin kişinin izleyebileceği stadyumlar yapıldı. Ayrıca spor karşılaşmaları radyodan naklen yayımlanıyordu. 1930’da futbolda ilk dünya kupası (FIFA dünya kupası) maçları Uruguay’ın ev sahipliğinde başladı. Spor dalları da politik olaylara sahne oluyordu. Hitler, 1936 Berlin Olimpiyatlarını Nazizmin gösterisi olarak planladı. Ancak kısa mesafe koşularda Amerikalı siyahi atlet Jesse Owens (Cesi Oven) dört altın madalya kazanarak Hitler’in stadı terk etmesine neden olmuş ve onun üstün ırk iddiasını çürütmüştür.
    • Almanya'da rejim değişikliğine bağlı olarak Albert Einstein başta olmak üzere bazı bilim adamlarının ülkelerini terk etmeleri ile bilim milletlerarası bir kimlik kazandı. Fizik alanında önemli gelişmeler görüldü. Einstein'in izafiyet teorisi yeni bir çığır açtı. Fizik bilimi, nükleer protonu (Rutherford, 1919), pozitif elektronu (Anderson, 1931) ve nötronu (Chadwick, 1934) keşfetti. Frederic et İrene, Joliot-Curie ve Enrico Fermi, yapay radyoaktiviteyi buldu. Uranyum fizyonu 1939'da Almanya'da gerçekleştirildi. Böylece nükleer enerji alanındaki gelişmeler birbirini takip etti.
    • Sağlık sahası başta olmak üzere biyoloji biliminde önemli ilerlemeler sağlandı. Bazı hastalıkların tedavisi için aşı ve ilaçlar bulundu. Organ nakline başlandı. Banting ve Best 1922'de insülini ayrıştırmayı başardı. 1921'de Calmette ve Guerin Tüberküloza karşı ilk etkili silah olan BCG aşısını buldu. 1929'da Alexander Fleming penisilini keşfederek antibiyotiklerin gelişeceği alanı açtı.
      • Sosyal bilimler de bir yenilenme sürecine girdi. J. B. Watson (Vatsın), psikolojinin gözlemlenebilen davranışlarını baz alan bilim olduğunu öne süren Behraviorism’i (Behevyorizm) kurdu. Watson’a göre öğretim yoluyla her şey yapılabilirdi. Ona göre rastgele seçilen bir insan; ırkına, mesleğine, yeteneklerine bakılmaksızın eğitimcilerin isteği doğrultusunda doktor, tüccar, hukukçu, hırsız vb. yetiştirilebilirdi. Aynı şekilde psikoloji alanında İvan Petroviç Pavlov ve Burrhus Frederic Skiner’in (Burhus Firedrik Sikiner) çalışmaları da öğretime uygulandı. Wilhelm Reich (Vilhım Riç) (1897-1957) ise cinselliğin düşünce dünyasında belirleyici rol oynadığını ileri sürerek cinsel özgürlük için burjuva aile yapısının yıkılması gerektiğini savundu.
    • Sosyal bilimler, ihtisas alanlarını belirleyerek yenilenme sürecine gitti. Psikoloji önem kazandı ve bu alanda yeni akımlar ortaya çıktı. Felsefe alanında Fenomenoloji (Metafiziğe karşı çıkarak somut yaşantıyı temel alan felsefi görüş.) ve Varoluşçuluk bu Dönemde ortaya çıkan akımlardır.
    • 1929'da tarih biliminde Fransız ekolünün ortaya çıkışı ile geleneksel tarihin temel öğesini oluşturan; Savaş tarihi, kral ve imparatorlar tarihi, önceliğini kaybetti. Yeni tarih anlayışı, yerel tarih, sosyal, ekonomik ve medeniyet konularını öne çıkardı.
      • Tarih biliminde yeni yaklaşım, 1929’da Lucian Febre (Luçyan Febre) ve Marc Block’un (Mark Bıloş) kuruculuklarını yaptığı “Annales” (Anal) dergisinin çıkarılmasıyla ortaya çıktı. Yeni tarih anlayışı tarih biliminin üç temel ögesini geçersiz kıldı:

1) Siyasal tarihin (savaş tarihi) önceliği

2) Bireylere (krallar, padişahlar, peygamberler gibi) verilen aşırı önem

3) Kronolojik tarihe verilen dakiklik.

Bu ögelere alternatif olarak yeni tarih anlayışı; sosyal-ekonomik tarihi, uygarlıklar tarihini, düşünce tarihini ve geo-tarihi öne çıkardı. Ani kesiklerden (anlık olup biten olaylardan) ziyade sürekliliğe, insanlığın evrimini ve kronolojiyi oluşturan temel yapılanmaların incelenmesine önem verdi.

  • Edebiyatta, I. Dünya Savaşı’nın başlattığı bilinç buhranı ve Batı uygarlığının derinden sorgulanması gündeme geldi. Alman Oswald Spengler (Osvıld Sipingler) “Avrupa’nın Gerileyişi” adlı eserinde; Fransız Paul Valery (Pol Valeri) ise “Günümüz Dünyasına Bakış” adlı eserinde bu sorunun üzerine gittiler. Yazarların endişeleri genelde bireye yönelmekle sonuçlandı. Ruhun en ince noktaları Marcel Proust’un (Merkel Purust) 20. yüzyıl edebiyatının en önemli eserlerinden olan “Kaybedilen Zamanın Aranışı” adlı eserinde ustaca ele alındı.
  • İki savaş arasında Ernest Hemingway (Ernest Hemingvey), Franz Kafka (Frans Kafka), James Joyce (Ceymıs Coys) ve John Steinbeck (Con Şıtaynbek) gibi edebiyatçılar birçok ürün verdiler. Avrupalı edebiyatçılar, Avrupa’daki buhranı konu edinmekten kaçınıp otobiyografi tarzını tercih ederken Amerikalı Steinbeck “Gazap Üzümleri” adlı romanında 1929 Ekonomik Buhranı’nın Amerika’daki sosyal-ekonomik yansımalarını irdeledi. Geleneksel edebiyat ise Georges Simenon (Corc Simon) ve Agatha Christie (Agata Kıristi) gibi yazarlarca temsil edildi.
  • Bazı romancılar da buhranlı bir dönemden geçen Avrupa'yı konu edinmekten kaçınarak otobiyografi tarzını tercih etmişlerdir. İki Savaş Arası Dönemde tiyatro da bir yenilenme sürecine girdi. Aktör ve seyirciye eleştiri hakkı tanınarak günümüz tiyatrosuna öncülük edildi.
  • Dünya Savaşı'nın tam ortasında Zürih'te, bütün toplumu ve burjuva sanatını tamamen ve sert bir şekilde reddetmeye dayalı "Sürrealizm" akımı doğdu. Sürrealizm kendini daha ziyade resim sanatında gösterdi. Sürrealistler 1924'te yayımladıkları Gerçeküstücülük Bildirgesi'nde "düşüncenin aklın denetimi olmadan ve ahlak gibi engelleri hiçe sayarak ortaya konması"nı savunmuşlardır. Salvador Dali (1904-1989) bu akımın önemli temsilcilerindedir.
  • Savaş öncesinde de var olan ekspresyonizm (dışa vurumculuk), özellikle Almanya ve kuzey ülkelerinde birçok sanatçı, yazar ve sinemacıyı hareketin bünyesinde toplamayı başardı.
    • Tiyatroda Bertolt Brecht (Bertol Bireht), “Büyük Korku” ve “3. Reich’in Sefaleti” adlı eserleriyle aktör ve seyirciye eleştiri hakkı tanıyan “distanciation” (distaynşın) (öne geçme) olgusunu getirdi.
    • İki Savaş arasında klasik müziğe dönüş yaşandı. Bu Dönemde ABD'nin savaşa girmesi ve Avrupa üzerinde etkili olmasıyla caz, bütün Batı dünyasında yayılma fırsatı buldu.

Bazı Gelişmeler;

b      1919’da nükleer proton keşfedilmiştir.

b      1920’de ABD’de ilk radyo yayını başlamıştır.

b      1921’de Fransa’da verem aşısı geliştirilmiştir.

b      1923’te ABD’de elektrikli trafik ışıkları geliştirilmiştir.

b      1923’te ilk buzdolabı üretilmiştir.

b      1924’te dondurulmuş yiyeceklerin üretilmesine başlanmıştır.

b      1925’te elektrikli ses kayıt aygıtları geliştirilmiştir.

b      1926’da ABD’de Robert Goddard ilk sıvı yakıtlı roketi fırlatmıştır.

b      1926’da John Logie Baird ilk televizyon görüntüsünü başarıyla iletti.

b      1927’de ilk sesli sinema filmi yapılmıştır.

b      1928’de C vitamini keşfedilmiştir.

b      1929’da penisilin bulunmuştur.

b      1932’de nötron bulunmuştur.

b      1933’te Almanya’da Max Kroll ve Ernst Ruska elektron mikroskobunu yapmıştır.

b      1935’te Alman şirketi AEG, ses kaydetmek için manyetik teyp bandını geliştirmiştir.

b      1935’te radar geliştirilmiştir.

b      1936’da ilk TV yayını İngiltere’de yapılmıştır.

b      1938’de çekirdek bölünmesi (füzyon) ortaya çıkarılmıştır.

b      1939’da İgor Sikorsky adlı bir Rus mühendis tarafından ilk helikopter yapılmıştır.

b      Sürrealizm (Gerçeküstücülük) ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) ortaya çıkmıştır.

 

 

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

 

®  Bu dönemde Türkiye, hayali emeller peşinde koşmadı. “Yurtta barış, dünyada barış." sözünü ilke edinerek, kendi kuvvetine dayanıp varlığını koruyup geliştirmeye çalışmıştır.

®  Türkiye, Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası alanda resmen tanındı. Daha sonra Lozan'da halledilemeyen Musul, Dış Borçlar, Suriye Sınırı, Nüfus Mübadelesi ve Boğazlar sorunlarına öncelik verdi. Batılı devletlere karşı duyulan güvensizlik sebebiyle Sovyetler Birliği'yle var olan iyi ilişkilerin devamını sağladı. Lozan'dan kalan sorunlarını çözdükten sonra Batı ülkeleri ile ilişkilerini geliştirdi.

®  1930'dan itibaren özellikle Avrupa'da ortaya çıkan bunalımlar, I. Dünya Savaşı'nın getirdiği statükoyu korumak isteyen (İngiltere, Fransa gibi) devletler ile bu yapıyı değiştirmek isteyen (Almanya, İtalya gibi) devletler arasında gittikçe keskinleşen bir kutuplaşmaya sebep oldu.

®  Atatürk Avrupa'daki gelişmelerle ilgili olarak, Versay Antlaşması'nın I. Dünya Savaşı'nın düşmanlıkları arttırdığını düşünüyordu. Ona göre yenen devletler, yenilenlere barış şartlarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini göz önüne almamışlardı.

®  Türkiye, 1932'de Milletler Cemiyetine üye olarak Batılı devletlerle olan iyi ilişkilerini pekiştirdi. Bölgesel ve uluslararası alandaki barışçı faaliyetlere katıldı. Balkan ve Sadabat Paktlarının kuruluşuna öncülük ederek, kendi güvenliğini bölgesel ittifaklarla sağlamaya çalıştı. Boğazlar ve Hatay meselelerini uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde kendi lehinde bir çözüme kavuşturdu. Avrupa'daki askerî ve siyasi gelişmeler üzerine Batılı ülkeler ile Sovyetler Birliği arasında hassas bir denge kurmaya gayret gösterdi. Böylece izlediği dış politika ile bölgede bir istikrar unsuru oldu.

 

TÜRKİYE'NİN MİLLETLER CEMİYETİNE GİRİŞİ (18 TEMMUZ 1932)

X  Birinci Dünya savaşının sonucunda galip çıkan büyük devletlerin önderliğiyle uluslararası barışın sağlanması ve korunması, yeni savaşların önlenmesi, uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözülmesi amacıyla milletler cemiyeti kurulmuştur.

X  Osmanlı Devleti Birinci Dünya savaşında yenilgiye uğradığı için Türkiye Milletler Cemiyetinin asli üyeleri arasına alınmamıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşını sona erdiren Versailles Barış Anlaşmasından kısa bir süre sonra uluslararası ilişkilerde oluşan değişmeler sonucunda savaşta yenilen devletler de kurulan Cemiyete üye olarak alınmaya başlanmıştır. Türkiye barışa dayalı olarak kurulan bu cemiyete er geç katılacaktır. Ancak hem Musul sorununun çözümünde Cemiyetin İngiltere’den yana karar alması hem de cemiyeti karşı olduğu bilinen Sovyet Rusya ile olan iyi ilişkilerin bozulması istenmediği için doğrudan üyelik başvurusu yapılmamıştır.

X  Bunun üzerine Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 6 Temmuz 1932’de İspanya temsilcisinin önerisi ve Yunanistan temsilcisinin de desteğiyle Türkiye’nin kurula davetini öngören bir karar tasarısını kabul etti.

X  Türkiye,  18 Temmuz 1932’de Büyük Millet Meclisinde yapılan oylamada  oybirliğiyle  Milletler Cemiyetine üye olmuştur. Türkiye’nin Milletler Cemiyetindeki ilk temsilcisi Cemal Hüsnü Taray olmuştur. Türkiye’nin Cemiyete üye olmasındaki amacı Almanya ve İtalya’nın yayılmacı politikası karşısında “Yurtta Barış Dünya’da Barış” ilkesi gereği Dünya barışına katkıda bulunmak ve uluslararasındaki saygınlığını kabul ettirmektir. Türkiye’nin bu cemiyete üye olması 1936 yılındaki Boğazlar sorununu istediği şekilde çözmesine yardımcı olmuştur.

 

BALKAN ANTANTI (9 ŞUBAT 1934)

±  Balkan Paktı, 9 Şubat 1934'te Atina'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Dışişleri Bakanlarınca imzalandı. Pakta girmeyen Bulgaristan ve Arnavutluk'a katılım hakkı açık tutuldu.

±  Bu antlaşmayla; Balkanlar'daki sınırlarını korumak ve bölgedeki mevcut durumu değiştirmek isteyen devletlere karşı önlem alınması amaçlandı. Bu anlaşmanın en önemli maddesi tarafların bu antlaşmayı imzalamayan diğer bir Balkan devletine karşı birbirine haber vermeden siyasi bir harekette bulunmamayı ve siyasi yükümlülük altına girmemeyi garanti etmesiydi.

±  Balkan Antantı, kuruluşundan itibaren çeşitli alanlarda başarılar elde etti. 1935'te İtalya'nın Habeşistan'a saldırması üzerine, Milletler Cemiyetinin aldığı zorlayıcı ekonomik önlemlere Antant'a üye dört devlet birlikte katıldı. 1936'da Montrö Konferansı'nda, Boğazlar statüsünün Türkiye lehine değiştirilmesinde üyelerin Türkiye'yi desteklemesi ve dayanışma politikası bu başarılara örnektir.

±  Büyük devletlerin ekonomik, siyasi yayılma ve etki politikaları, Antant'ın zayıflamasına yol açtı. Özellikle 1937'de, Yugoslavya'nın Bulgaristan ile bir dostluk antlaşması imzalaması, gittikçe güçlenen İtalya karşısında Yunanistan'ın bu devlete yaklaşması, bu durumu daha da hızlandırdı.

 

MONTREUX (MONTRÖ) BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ (20 TEMMUZ 1936)

v  Lozan Antlaşması'nda hâlledilemeyen meselelerden biri de Boğazlar meselesiydi. 24 Temmuz 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesiyle; Türkiye, o günkü şartlar altında Boğazlar Bölgesi'nin silahtan arındırılması ve geçişin denetlenmesi işinin "Uluslararası Boğazlar Komisyonu"na bırakılmasını kabul etmek zorunda kalmıştı.

v  Türkiye, 1930'lara İtalya'nın Doğu Akdeniz ile Balkanlar üzerindeki yayılmacı emellerinden dolayı stratejik öneme sahip Boğazlar'ın güvenliğini sağlamak için konuyu ilk kez Mayıs 1933'te "Londra Silahsızlanma Konferansı"nda gündeme getirdi.

v  İtalya'nın, 1935'te Habeşistan'a saldırması ve On iki Ada'yı silahlandırmaya başlaması, Almanya'nın Ren Bölgesi'ne yeniden asker sevk etmesi ve Locarno Anlaşmalarına son vermesi Türkiye'yi, Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesi konusunda harekete geçirdi.

v  Türkiye, bunun üzerine yeni bir Boğazlar Rejimini ortaya koymak üzere bir Konferans toplanmasını istedi. Devletlerin (İtalya dışında) olumlu tutumları üzerine 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirmek üzere, 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montrö kentinde bir konferans toplandı.

Türkiye, Avustralya, İngiltere, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya'nın katıldığı Montrö Boğazlar Konferansı'nda 20 Temmuzda Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.

v  Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile "Boğazlar Komisyonu" kaldırılıp Boğazlar'da Türk egemenliğini ve kontrolünü esas alan bir düzenleme yapıldı. Boğazlar'da barış zamanında ya da Türkiye'nin savaşa girmediği durumlarda ticaret gemilerinin serbestçe geçişine izin verildi. Savaş gemilerinin geçişi konusunda Türkiye'ye önceden bilgi verilmesi şartı getirildi. Türkiye'nin yer almadığı herhangi bir savaş durumunda savaşın içinde olan devletlerin savaş gemilerinin boğazdan geçişi yasaklandı. Türkiye içinde bulunduğu bir savaş ya da güvenliğini tehdit eden bir durum karşısında Boğazlar üzerinde tam yetki elde etti. Türkiye ile savaş hâlinde olmayan devletlerin ticaret gemilerine kontrollü olarak geçiş hakkı verildi.

 

 

SADABAT PAKTI (8 TEMMUZ 1937)

{  Sadabat Paktı; Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında imzalanmış, çok taraflı bölgesel bir antlaşmadır. Bununla taraflar birbirlerine saldırıdan kaçınmayı ve bölgede barışı korumak üzere işbirliği yapmayı benimsemiştir. Bu sadece bir saldırmazlık ve iyi komşuluk paktıdır, savunma için yardımlaşma paktı değildir.

{  Irak'ın Türkiye ile ilişkileri gayet iyiydi. Kral Faysal 1931 Haziranında Türkiye'yi ziyaret etmiş, Başbakan Nuri Said Paşa da Ankara'da zaman zaman siyasi görüşmelerde bulunmuştu. Bu dönemde Irak ile İran arasında sorunlar vardı. Bu nedenle Irak İran'la uzlaşmak istiyordu.

{  1930 yılında İngiltere, Irak'ın bağımsızlığını, bazı sınırlamalarla tanıyıp onunla bir ittifak antlaşması imzalayınca Irak Hükümeti İngiltere'ye olan bağımlılığını dengelemek için, Türkiye ile görüşmeler yaptı. 1933 sonbaharında İran ve Türkiye'ye birer saldırmazlık antlaşması önerdi.

Irak'ın bu girişimleri üzerine, Türkiye ayrı ayrı saldırmazlık paktları yerine, Balkan Paktı örneğindeki gibi, bir bölgesel pakt kurulmasının yararlarını Irak ve İran'a bildirmişti. Üç bölge devletinin imzalayacağı bir metin hazırlanıp 2 Ekim 1935'te Cenevre'de onaylandı.

{  SSCB'nin önerdiği Afganistan'ın, Irak'ın istediği Suudi Arabistan'ın Pakta alınması konusundaki görüşmeler ve Irak ile İran arasındaki sorunlar imzayı geciktirdi. Sonunda Afganistan'ın girmesi kabul edilmiş ve Pakt 8 Temmuz 1937 günü dört devlet arasında Tahran'da Şah'ın yazlık Sadabat Sarayı'nda imzalandı.

{  Pakt, Atatürk'ün barışçı dış politikasını ve ülkenin etrafını dostluk çemberi ile kuşatma isteğini yansıtıyordu. İçerikleri farklı da olsa Balkan Paktı ile Sadabat Paktı Türkiye'nin Batı ile Doğu arasında bir barış köprüsü olmak isteğinin de ilk somut göstergesiydi. ,

{  Pakt, 1939'da Dünya Savaşı başlayınca önemini yitirmeye başladı. Savaş boyunca İngiltere Irak'ı denetimi altında tutmuştu. İran ise SSCB ve İngiltere'nin işgaline girmişti.

{  Savaştan sonra İran 1948'de Paktın canlandırılmasını ve Pakta Pakistan'ın da alınmasını önermişti.

SSCB tehditlerine karşı Orta Doğu'da 1955'te Bağdat Paktının kurulması ve 1980'de Irak - İran savaşı çıkınca Sadabat Paktı artık varoluş nedenini de yitirmiş, tarihteki yerini almıştır.

 

HATAY MESELESİ VE HATAY'IN ANAVATANA KATILMASI (30 HAZİRAN 1939)

þ  Halkının büyük çoğunluğu Türk olan ve Misakı millî sınırları içerisinde bulunan Hatay (İskenderun Sancağı), Fransa'yla 20 Ekim 1921'de imzaladığımız Ankara Antlaşması ile Suriye ile birlikte Fransız mandası altına girdi.

þ  İskenderun sorunu, 14 Aralık 1936'da, Milletler Cemiyetinde ele alınarak Sancak için yeni bir statü kabul edildi.

þ  Buna göre İskenderun ve Antakya iç işlerinde tam bağımsız, dış işlerinde Suriye'ye bağlı, kendisine özgü bir anayasa ile yönetilen bir statüye kavuşturuldu.

þ  1937'de Türkiye ile Fransa arasında imzalanan bir antlaşma ile Sancak'ın toprak bütünlüğü güvence altına alındı.

þ  Türkiye, Hatay'da oluşturulacak yeni statüsünün hemen uygulanmasını istedi. Fransızların olumsuz tavrı iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleşti. Türkiye, Milletler Cemiyeti nezdinde durumu protesto ederek Hatay sınırına asker yığmaya başladı. Siyasi gelişmelere paralel olarak Fransa, Hatay'la ilgili tavrını yumuşattı. 6 Haziran 1938'de Hatay'daki valisini geri çekerek yerine bir Türk vali atadı. Daha sonra iki ülke arasında anlaşma ile Hatay'ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortaklaşa korunması kararlaştırıldı ve 5 Temmuz 1938'de, Türk askeri Hatay'a girdi.

þ  Türkiye ve Fransa'nın gözetimi altında Hatay Meclisi için seçimler yapıldı. Eylül 1938'de Sancak Millet Meclisi, ilk toplantısını yaparak Hatay Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etti. Cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen seçilirken Başbakanlığına da Abdurrahman Melek atandı. Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve parası kabul edildi.

þ  Hatay Devleti yöneticileri, Türkiye'ye katılmak isteğinde bulundular. Avrupa'da savaş ortamına girilmesi Fransa ve İngiltere'yi Türkiye'ye yaklaştırdı. Fransa ile yapılan anlaşma sonucu Fransa, askerlerini bölgeden çekerek Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını kabul etti.

þ  Hatay Millet Meclisi, 23 Haziran 1939 günü yaptığı toplantıda oy birliği ile Anavatan'a katılmak kararını alarak Hatay Devleti'ne son verdi. Aynı gün Fransa imzalanan Ankara Anlaşması ile Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını kabul etti ve bir süre sonra Hatay'dan çekildi. TBMM 30 Haziran 1939'da, Ankara Antlaşması'nı onayladı. 23 Temmuz 1939 günü yapılan törenle de Hatay Türkiye'ye katıldı.

 

Rektör Uyarıyor

RAPALLO ANTLAŞMASI (1922)

  • Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetler Birliği ve Alman Weimar Cumhuriyeti arasında İtalya'nın Rapallo kentinde 16 Nisan 1922 tarihinde imzalanan antlaşma .
  • Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemden bir anlamda tecrit edilen Almanya ile Sovyetler Birliği Cenova Konferansı(en) sırasında iki ülke arasında dostluk ve işbirliğini yeniden kuran bu antlaşmaya imza attılar. Söz konusu antlaşma ile, iki ülke arasında Brest-Litovsk Antlaşması'ndan (1918) kaynaklanan tüm mali ve siyasi hükümler mülga olmuştur.
  • 29 Temmuz'da söz konusu antlaşmaya Versailles Barış Antlaşması hükümlerine aykırı olarak Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne askeri eğitim vermesi hususunu içeren gizli bir ek iliştirilmiştir.
  • Ancak söz konusu antlaşma, Almanya'nın Batılı devletlerle ilişkilerini yumuşama sürecine sokması ve Locarno Antlaşması'nı imzalamasıyla, yürürlükte kalmasına rağmen, bir anlamda etkinliğini yitirmiştir.

 

Rektör Uyarıyor

NYON KONFERANSI EYLÜL 1937

  • Türkiye’nin, İspanya iç savaşı sırasında Akdeniz’deki denizaltı korsanlığı meselesinin ele alındığı Eylül l937’deki katıldığı konferanstır.
    • Atatürk ile İnönü' nün arasının açılmasına ve İnönü'nün başbakanlıktan azline yol açan 1937 tarihli konferans. konferans'ın amacı yükselen Mussolini italya'sının akdenizde bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmasına karşı alınacak önlemlerdir. konferansa katılan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Atatürk ve İnönü'den anlaşma hakkında farklı talimatlar alır.
    • Fakat İnönü'nün istediği şekilde Türkiye anlaşmaya imza atar. Atatürk sinirlenir. olaylar gelişir ve İnönü siyaset sahnesinden çekilir.
    • Ancak İnönü örgütlenmesini yapmıştır. Atatürk'ün sağlığı bozulmaya başladığı dönemde Heybeliada'da olayları izler ve ölümü sonrasında mecliste cumhurbaşkanı olarak seçilir.

 

SUFFRAGETTE HAREKETİ:

ö      Suffragette kadınların oy hakkını savunan bir harekettir. Kadınlara oy hareketi İngilterede 1903 yılında büyük rağbet görür, fakat aslında olay Kraliçe Victoria dönemine kadar uzanır. 1832 yılında Lord Grey tartışmalara yol açacak bir reform paketi geçirir parlementodan. Kanun oy hakkıyla ilgilidir ve kanunda ''kişi'' kelimesi yerine ''erkişi'' kelimesi kullanılmıştır.

ö      1847 yılında ilk itirazlar ortaya çıkar ve kadınlara oy hakkı tanınması fikri tüm ülkeye yayılır. 20 yıl sonra John Stuart Mill ikinci reform paketinde kadınların oy hakkına yer vermeye çalışır fakat başarısız olur. Bu başarısızlık ''National Society for Women's Suffrage''(Kadınlara Oy Hakkı Ulusal Topluluğu) ın kurulmasına yol açar. Ertesi yıl parlemento üyesi ve hukukçu olan Richard Pankhurst kadınlara oy hakkı tanınması için yeni bir girişimde bulunur. Karısı ve kızı -Emmeline, Christabel- Suffragette hareketinde önemli yer edinir.

ö      Yeni Zellanda 1893 yılında kadınlara oy hakkı veren ilk ülke olur, 9 yıl sonra onu Avusturalya izler. Bu durum İngilterede ki Suffragette hareketine ivme kazandırır.

ö      1911 yılında ilk suffragette kundakçılık eylemi İngilterde gerçekleşir.

ö      Amerika Birleşik Devletleri'nde 1920 yılında yürürlüğe giren anayasa değişikliği ile ülke genelinde kadınlara oy verme hakkı tanındı. Birleşik Krallık'ta ise eşitlik 1928 yılında sağlandı.


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası