YENİ NESİL TARİH SİTESİ

yeninesiltarih.com ile TARİHE FARKLI BİR BAKIŞ

10.SINIF TARİH DERSİ
12.SINIF İNKILAP TARİHİ DERSİ
TÜRK İSLAM DEVLETLERİ TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK
ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ
YNT TV

4.3. TÜRKLERDE COĞRAFYA İLE OLUŞAN YAŞAM TARZI

4.3. TÜRKLERDE COĞRAFYA İLE OLUŞAN YAŞAM TARZI

Türklerde Coğrafya İle Oluşan Yaşam Tarzı 9. Sınıf

Türklerin anayurdunu oluşturan Orta Asya’nın kuzey yarısını kapsayan Türkistan güneyde sıradağlarla çevrilmiş olduğu gibi, orta kesimlerinde de sıradağlar bulunan çöl ve bozkırlarla kaplı bir bölgedir. Türklerde iktisat anlayışının oluşumunda en önemli etken yukarıda özellikleri verilen geniş Asya stepleri idi. Bölgenin iklim şartları ve bozkırlarla kaplı olması Türkleri konar-göçer yaşamaya mecbur bırakmıştır. Tarih boyunca yeryüzü şekilleri ve iklim yapısı toplumların ekonomik hayatları üzerinde etkili olmuştur. İlk Türk devletlerinde ekonomik anlayışın oluşumunda en önemli etken yaşadıkları coğrafya olmuştur. Bozkır hayatının başlıca ekonomik faaliyeti hayvancılıktır.

Not: Bu durumda en önemli gıda maddeleri hayvansal ürünlerden oluşmakla birlikte at ve koyun yetiştiriciliği önemli bir uğraştır. Her iki hayvan da sürüler halinde beslenmiş, at ve koyun sürüsü maddi güç sağlamıştır.




İlk Türklerin yaşadığı coğrafya
En geniş kapsamıyla Orta Avrupa’dan Güney Rusya ve KuzeySibirya ormanına kadar uzanan bir bölgeyi içine alan eski Türklerin yaşadığı coğrafya, Hindikuş Dağları ve İran Platosu’na kadar uzatılabilir. Bu bölgelerde bitki örtüsü bozkırdır. Bu bozkır, Kuzey Sibirya ormanına kadar uzanır, bazı yerlerde yerini başka bitki örtülerine bırakır ve Gobi, Taklamakan gibi ya da kırmızı kumlu Kızılkum, beyaz kumlu Akkum, kara kumlu Karakum gibi renkli, ıssız çöllere dönüşür.
Kıyılarında çok eski uygarlıkların yerleştiği nehirlerden kuzeyde Yenisey ve Baykal Gölü’nü besleyen zengin sular ile güneyde Sarı Irmak bulunur. Ayrıca batıda Aral ve Baykal Gölü’nü besleyen; İli, Çu, Talas, Siri Derya (Seyhun),
Amu Derya Irmağı (Ceyhun) gibi akarsular yer alır.

Batı Türkistan’ın oldukça alçak bir ova ya da daha çok deniz seviyesinin 50 metre altındaki geniş çöküntü alanında Orta Asya’nın meşhur; Altay, Tien-Şan, Pamir ve Hindikuş gibi dağları vardır. Bunlar Moğolistan’daki, Cungarya’daki
yüksek platolarla ya da tarım havzasıyla bölünen devasa kitlelerdir. Hemen hemen tüm topraklar kuraklıkla kavrulur ve nehirlerin suladığı vadiler dışında her tür bitki örtüsünün gelişimine engel olur. Çoğu yerde yıllık yağış 100 mm’yi geçmez (Roux, 2006, s.22-23’ten düzenlenmiştir). Orta Asya coğrafyasının Türklerin yaşam biçimlerine etkileri nelerdir?
YORUMLAYALIM






Göçebe ekonomisi, sanıldığından daha karmaşık olmakla birlikte hayvancılık, tarım, madencilik ve ticaretin önemli bir yeri vardır. Ağırlıklı olarak hayvancılıkla uğraşan bozkır insanları, kendi yerleşik topluluklarına ya da komşu ülkelere; at, kürk, deri, kesimlik hayvan, maden ve madenden yapılan silahlar satmışlar; karşılığında tahıl, araç-gereç ve ipek almışlardır. Orta Asya’nın tabiat ve iklim şartlarının gereği olarak bütünüyle kendi kendine yeterli olma mecburiyeti üzerine kurulan aile ekonomisinde Türk insanı yiyecek, giyecek ihtiyaçlarını kendi kaynaklarıyla sağlamayı öncelikle hedeflemişlerdir.

Orta Asya’da tarım, ancak nehir ve göl kıyıları ile yağış alan elverişli bölgelerde yapılabilmiştir. Hunlara, Göktürklere ve Uygurlara ait sulama kanalları, Türklerin tarıma da önem verdiğini göstermektedir. Türklerin yetiştirdiği ilk ürünler mısır, yonca ve darıdır. Kök Türkler ve Uygurlarda su kenarlarında kurulmuş olan şehirler, tarımsal açıdan ileri bir seviyeye ulaşmışlardır. Buğdayı Hun Türkleri de tanıyordu. Zira, Çin Yıllıklarında Hunların ürettiği bir buğday cinsi “pimai” adı ile kaydedilmiştir. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi Orta Asya’da büyük devletler kuran Türk toplulukları, ipek, buğday ve pirinç gibi ekonomilerinde eksik olan ürünleri zaman zaman Çin’den vergi olarak temin etmişlerdir. Buna rağmen Türkler, buğday gibi tarım ürünlerinde Çin ekonomisine tamamen bağımlı olmamışlar, bu ürünü onlar da yetiştirmişlerdir. Çinliler, tarım ekonomisinde ileri bir toplum olduklarından Türkler, zaman zaman Çinlilerin tarım ürün ve araçlarından yararlanmışlardır.

Bilgi: Kök Türk Hükümdarı Kapgan Kağan, Çin’den vergi olarak 3000 ziraat aleti ile yaklaşık 1250 ton tohumluk buğday ile üç bin adet tarım aleti almış ve böylece ülkesinde tarımsal üretimi artırmayı amaçlamıştır.

Bunların yanında Hunlar ve Kök Türkler zamanından kalma sulama kanallarına da tesadüf edilmiştir. Özellikle Kök Türklerin inşa ettiği ve uzunluğu 10 kilometreye yakın olan Tötü (Tötö) kanalı, Kök Türklerde tarıma verilen önemi gösterdiği gibi yüksek teknik bilgiye sahip olunduğunun da kanıtıdır. Bu kayıtlar Orta Asya Türk yurtlarında kendilerine yetmese de azımsanmayacak ölçüde ziraat yapıldığının delilleri olmuştur. Uygurlar yaygın olarak yerleşik hayata geçtiklerinden, tarıma daha büyük önem vermişlerdir. Zirai faaliyetlerin önceki Türklere göre daha da geliştiği Uygurlar hakkında ünlü seyyah Wang Yen-te şu bilgileri vermiştir: “Chin-ling dağlarından çıkan nehir baş şehrin (Beşbalık) bütün çevresini dolaşır, tarlaları ve meyve bahçelerini sular ve su değirmenlerini işletir. Bu yerde beş hububat yetişir”. Eski Türk toplumunda çiftçi kesimine tarıgcı/tarıdacı adı verilmiş, ekilen tarlaya da tarıglag denilmiştir.



Boyların Yaylaya Göçü
Göç alanları yani yaylalar, öyle gelişigüzel, sahipsiz yerler değildi. Her boyun veya oymağın belirli yaylası ve otlağı vardı. Yaylanın ve otlağın en güzel yerini boy beyi kendisine ayırmaktaydı. Yaylalara göç, boy beyinin emri ile başlardı. Göç hazırlığı birkaç saat içinde tamamlanırdı. Zira konar-göçer evi derme çadırlardan ibaretti. Eşyalarının hepsi de taşınabilir türden idi. Bundan dolayı geride hiçbir şey bırakılmıyordu. Göç, çift hörgüçlü develer (yüklet) veya dört tekerlekli, üstü kapalı ve öküzlerle çekilen arabalarla (kağnı) yapılmaktaydı.
Bu arabalar, kadınların içinde yün eğirdikleri, dikiş diktikleri, doğum yaptıkları ve çocuklarını emzirdikleri âdeta gerçek bir konut gibi idi. Yaylalara göç, tam bir eğlence hâlini alırdı. Güzel elbiseler giyilir, yol boyunca neşeli şarkılar söylenirdi (Koca, 2002c, s.16-17’den düzenlenmiştir). Günümüzde konar-göçer hayat tarzının, ülkemizde görülmesinin nedenleri neler olabilir?
YORUMLAYALIM





Asya Hunları, Kök Türkler, Uygurlar Çin’le, Avrupa Hunları Bizans’la ticaret yapmışlar ve ticari anlaşmalar yapmışlardır. Tarih boyunca dünyanın en önemli ticaret yolu olan İpek yolu, ticari hayatın canlı olmasını sağlamış ve Türk devletlerinde İpek Yolu egemenliğini sağlamak önemli görülmüştür. Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Çin’de sona eren Kürk Yolu’nda ise sincap, sansar, tilki, samur, kunduz, vaşak kürklerinin ve bunlardan yapılan giyim eşyalarının ticareti yapılmıştır.

Türkler ticaret yollarını ellerinde tutmak ve yollar üzerinde güvenliği sağlamak için çalışmalar yapmışlardır. Yolların geçtiği güzergahtaki şehirler büyük önem arz etmiş ve bu şehirlerde ekonomik canlılığın sağlanması amaçlanmıştır. VII. ve X. yüzyıllar arası Hazarlar ülkelerinden geçen ticaret yollarının güvenliğini sağlayarak ticaretin gelişmesine katkı sağlamışlar ve bölgelerinde “Hazar Barış Çağı“nı yaşatmışlardır. İpek Yolu hakimiyeti için yapılan mücadelenin başlangıcı, Hun devrine kadar  geriye gitmektedir. Hunların elinde bulunan zengin İpek Yolu’nu ele geçirmek isteyen Çin, Hun akınları karşısında önceleri savunmada kalırken MÖ II. yüzyılın sonlarına doğru savunmayı terk edip, Hunlar gibi taarruza geçmiştir.

Bilgi: İpek Yolu mücadelesi, Kök Türk devrinde de devam etmiştir. Kök Türk Devleti’nin sınırları güneybatıda Akhun (Eftalit) Devleti’nin sınırlarına dayanınca, İpek Yolu tamamen Kök Türklerin dış politika hedefleri arasına girmiştir. Bu sırada İpek Yolu’nun önemli bir kısmı Akhunların elinde bulunuyordu.

Kök Türkler, İpek Yolu hakimiyeti için Akhun Devleti’ni ortadan kaldırmak istemişler ve bu amaçla Sasani Devleti ile ittifak kurmuşlardır. Akhun toprakları iki devlet arasında paylaşılmış ve Ceyhun (Amu Derya) nehri de iki devlet arasında sınır kabul edilmiştir. Böylece, İpek Yolu’nun Orta Asya kısmı Kök Türklerin eline geçmiş, fakat Sasani hükümdarı, anlaşmaya sadık kalmayarak ticareti engellemeye başlamıştır.

Buna karşılık Kök Türkler de, İpek Yolu’nu daima açık tutmak ve mal akışını sağlamak istemişler, bu maksatla Sasanilere karşı yeni bir müttefik bulmak için Bizans’la yakınlaşmışlardır. Elçiler vasıtasıyla Kök Türklerin arzu ettikleri ittifak kurulmuş (569), iki devletin orduları harekete geçmişlerdir. Fakat, bir süre sonra Avarlar yüzünden Kök Türklerin Bizans ile arası açılmış, Kök Türkler, Sasanileri ortadan kaldırıp, İpek Yolu’nu tamamen açamamışlardır.



Yiyecekleri; kurutulmuş et, pastırma, et tozu gibi farklı şekillerde muhafaza ederek tükettikleri bilinen Türkler, tarihte ilk defa konserve yapan millettir.
BİLİYOR MUSUNUZ?




Türkler, özellikle Bizans, Çin ve İran gibi komşu ülkelerden vergi, haraç ve savaş tazminatı adı altında sağladıkları paralarla bazen ihtiyaçları olan malları satın almışlardır. Ticarette kullanılan başka bir ödeme aracı da, kıymetli madenlerden yapılmış çeşitli kapkacak tarzı araç-gereçlerdi. Alınan mal karşılığında bu madeni eşyalar satıcıya verilmekteydi. Maden işçiliğinde usta olan Türkler, ödeme aracı olarak kullandıkları eşyaları genellikle kendileri imal etmekteydiler.

Not: Birçok toplulukta olduğu gibi Türklerin ticari hayatında da en geçerli usul takastır. Bununla birlikte Uygurlar döneminde ödeme aracı olarak böz ve kuanpo (para yerine kullanılan mühürlenmiş kumaş materyaller) ile VIII. yüzyılda çav adı verilen kağıt para kullanılmıştır.

Türk Göçleri

Göç kişilerin ya da toplulukların yerleşmek amacıyla bir bölgeden diğerine gerçekleştirdikleri yer değiştirme hareketidir. Göç, doğal afet ve kıtlıktan korunmak, verimsiz topraklardan verimli topraklara ulaşmak veya gibi doğal, siyasi, sosyal, dini, iktisadi sebeplerle yer değiştirmektir. Zorunlu göçlerde, dini ve siyasi etkenler; isteğe bağlı göçlerde ise genellikle sosyal ve ekonomik durumlar etkili olmuştur. Sebebi ne olursa olsun göç, insanların dünyaya bakışını, kültürünü, davranışını ve felsefesini köklü bir değişikliğe uğratmaktadır. Türkler, tarih boyunca farklı sebeplerle ana yurtlarından değişik bölgelere göç etmek zorunda kalmışlardır. Türklerin ana yurttan MÖ XVI. yüzyılda başladığı tahmin edilen ilk göçlerinin, MS IV. ve IX. yüzyıllar arasında yoğunlaştığı bilinmektedir.

Not: Önceleri verimli topraklara sahip ve nüfusu az olan komşu ülkelere göçler yapılmış ve zamanla buraların da yeterli olmaması üzerine yeni yerler aranmaya başlanmıştır. Böylece ekonomik ve ticari yönden daha iyi imkanlara sahip uzak topraklara göçler yaşanmıştır.

Türkler bağımsızlıkları tehlikeye girdiğinde, bir başka topluluğun egemenliği altına girmektense özgür yaşayabilecekleri yerlere göç etmeyi tercih etmişlerdir. Bunun sonucunda Türkler zamanla Asya‘nın yanında Avrupa ve Afrika kıtalarına da yayılmışlardır. Geçmişte ve günümüzde farklı coğrafi bölgelerdeki Türk topluluklarının varlığı bu tarihi gerçekliğe dayanmaktadır. Günümüzde dünyanın farklı coğrafyalarda yaşayan bazı topluluklar (Macarlar gibi) Türk kimliklerinden uzaklaşmış olsalar da Türk kimliğiyle benzerlikleri üzerinden kimlik arayışına girişmişlerdir.

Orta Asya’dan göç eden Türkler Anadolu, Suriye, Orta Avrupa ve Sibirya’ya yerleşmişlerdir. Farklı bölgelere göç eden Türkler farklı kültürleri etkilemişler ve kendileri de birçok kültür çevresinden etkilenmişlerdir. Bu etkilenmeler sonucu Türk boyları arasında dini, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi farklılıklar meydana gelmiştir. Göç ettikleri yerlerde değişik adlarla devletler kuran Türkler, bu bölgelerdeki yerel topluluklara devlet yönetimi ve askeri teşkilatlanma açısından örnek olmuşlardır.


Orta Asya’dan Göçlerin Sonuçları;

    • Orta Asya kültür ve medeniyeti dünyanın farklı bölgelerine taşınmıştır.
    • Türkler gittikleri bölgelerde yeni kültürler yanında değişik dinlerle tanışmışlar ve bazı Türk boyları din değiştirerek milli benliklerini yitirmişlerdir.
    • Türk boyları gittikleri yerlerde yeni Türk Devletlerini kurarlarken, bazı devletleri de yıkmışlardır.
    • Göç ettikleri bölgelerde devlet teşkilatı ve devlet yönetimiyle ilgili olarak diğer topluluklara örnek olmuşlardır.
    • Türklerin çok çeşitli bölgelere yayılması, Türk tarihinin bir bütün halinde incelenmesini zorlaştırmıştır.
  • Göçlere rağmen Orta Asya’da kalan Türkler, Asya Hun, Kök Türk, Kutluk ve Uygur gibi birçok devlet kurmuşlardır.
  • Batıya giden Türkler, Kavimler Göçü’nü başlatmışlardır.

Bilgi: Kavimler Göçü, tarihteki en büyük kitlesel göç hareketlerinden biridir. Bu yüzyılın sonlarına doğru değişen dünya iklimi, birçok kavmin yaşam alanı olan Orta Asya iklimini olumsuz yönde etkilemiştir. Meydana gelen kurak iklim, Orta Asya Türklerini göç etmeye zorlamıştır.

Göç Yolları

  • Bazı Türkler, kuzeye, Sibirya’ya gitmiştir.
  • Bazı Türkler, doğuya göç edip, Çin ve çevresine yerleşmişlerdir.
  • Bir kısım Türkler, güneyde, Hindistan, Afganistan’a yerleşmişlerdir.
  • Bazı Türkler batıda Karadeniz’in kuzeyi ve Avrupa’ya, bir kısmı da İran, Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’ya göç etmiştir.





Türklerde Askerî Kültür

“Kalabalık asker ve ordu başsız olursa Bu asker ve ordu cesaretsiz olur.”

Yusuf Has Hacib

Türkler, tarih boyunca savaşçı kimliğiyle ön plana çıkmış bir millettir. Diğer kavimler tarafından verilen bu kimliğin oluşumunda Türklerin yaşadığı
coğrafyadaki sert iklim koşulları, Orta Asya’daki diğer milletler ve Türk boyları arasındaki mücadeleler etkili olmuştur. Bu şartlar Türklerin disiplinli, teşkilatçı
ve mücadeleci olmalarını da sağlamıştır. Türk toplumunda eli silah tutan herkes asker sayıldığı için ilk Türk devletlerinin ordularında, Hazar Devleti hariç, ücretli yabancı asker yoktur. Sürekli olan Türk ordusunda kadın-erkek, genç-yaşlı
her an savaşabilecek durumdadır. Öyle ki Türklerin sporları, eğlenceleri ve avlanmaları bile askerî eğitim niteliğindedir.

Tarihte düzenli ilk Türk ordusunu Mete Han MÖ 209’da kurmuştur. Mete Han’ın ordusunda, 10 000 atlıdan oluşan en büyük birlik “tümen” olarak adlandırılmıştır. Tümenler binlere, binler yüzlere, yüzler onlara ayrılmış, her birinin başına tümenbaşı, binbaşı, yüzbaşı ve onbaşı rütbelerine sahip komutanlar
görevlendirilmiştir. Mete Han’ın kurduğu bu sisteme “onlu teşkilat” adı verilmiştir. Onlu teşkilat, günümüze kadar hüküm süren diğer Türk devletleri ile süregelmiştir. Asya Hunları, Avrupa Hunları, Kök Türkler, Selçuklular ve
Osmanlılar Dönemi’nde Türk ordusu bu sistem sayesinde dünyanın sayılı ordularından birisi olmuştur. Ayrıca geçmişten günümüze dünyadaki modern ordular, bu onlu teşkilatı temel alarak ordularını bu şekilde düzenlemiştir.


Türk toplumlarındaki onlu teşkilatın sosyal ve idari açıdan iki önemli işlevi vardır. Bunlardan biri devlet güçlerinin tümü (boy, soy gibi) ayrımlara bakılmadan onlu sisteme göre bölünmüş ve merkezden atanan komutanlar aracılığı ile hükümdara
bağlanmıştır. Böylece herkesin birbirine yardımcı olduğu bir millet birliği meydana getirilmiştir. İkinci işlevi de devletin bütün idarecileri, aynı zamanda asker oldukları için ordunun görev ciddiyeti sivil ve idari yapıya yansımıştır. Böylece devletin askerî disiplin içinde çalışması temin edilmiş ve bu durum Türklere neden ordu-millet denildiğini de açıklamıştır. Orhun Yazıtlarında ordu kelimesi “sû” terimi olarak kullanılmıştır. Ordunun başında bugünkü genelkurmay başkanı yerinde olan “sû-başı”lar bulunmuştur. Genellikle bu göreve hanedan üyelerinden birisi getirilmiştir. Komutanların her birinin at kuyruğundan yapılmış birer tuğu vardır. Tuğun sayısı ve şekli rütbeye göre değişirdi. Kağanın tuğunun başında, altından bir kurt başı vardır.



Askerî kültürün gelişmesine paralel olarak Türkler, medeniyet tarihine önemli katkılar sağlamıştır. Bunlardan biri atı ehlileştirmesi ve savaş aracı olarak kullanması diğeri de demiri işleyerek silahlar yapmasıdır. Türkler, atı savaş sahasında kullanarak düşmanlarına karşı hız ve manevra üstünlüğü kazanmıştır.
Bu kabiliyeti kazanmalarında geliştirdikleri üzengi, nal, gem ve eyer gibi aksesuarlar; atı verimli kullanmalarını sağlamıştır. Bunun için Türk orduları, yerleşik kavimlerde görülen hareketsiz savaş yöntemine göre yetiştirilmiş ağır
teçhizatlı orduların aksine hafif silahlı ve hareketli süvarilerden kurulmuştur. Yayalar yani piyadeler ise yok denecek kadar azdır. Süvarilik için zaruri olan pantolon, deri kuşak ve potin (ayakkabı) de Türklerin icadıdır.


Üzengi; eyerin iki yanında asılı bulunan ve ata binildiğinde ayakların basılmasına yarayan, at üzerinde dengeli durmalarını sağlayan demirden alettir. Bu alet sayesinde binici, yere basar gibi dengeli bir şekilde atın üzerinde durabilmekte, at üzerinde istediği hareketleri rahatça yapabilmektedir.
Nal, atın ayakkabısı olarak da kabul edilebilir. Tırnağına nal çakılan atlar, nalsız atlardan daha fazla yol gidebilir. Atların ağzına demirden yapılan “gem” takılır. Buna bağlı olan dizgin ile ata istediği gibi komut verebilen binici “eyer” sayesinde atın üzerinde rahatça oturabilmektedir.
BİLİYOR MUSUNUZ?




Türkler; demiri, cevheri eriterek elde etmiştir. Elde ettikleri ham demirin kalitesi, bugün bile yüksek derecelerde ısıtılarak elde edilen demirin kalitesiyle aynıdır. Bu yüksek kaliteli demirden keskin kılıçlar, baltalar, üzengiler, bıçaklar, gemler,
kamalar, kınlar, mızraklar, kalkanlar ve ok uçları yapmışlardır. Türk silahlarının yapı ve teknik özelikleri, Türk medeniyetinin gelişmişlik seviyesini gösteren önemli ayrıntılardır. Nitekim Türklerin, Çin ve Roma gibi devletler karşısında üstünlük kurabilmelerine imkân sağlayan en önemli unsur, kendine has
özellikler taşıyan ve bu bakımdan başka toplumlar tarafından kullanılan Türk silahlarıdır.

Süvarilerden oluşan Türk ordularının başlıca silahları, ok ve yaydır. Hemen hemen bütün toplumlarda görülen oku ve yayı Türkler, koşan at üzerinde etkili bir savaş aracı olarak kullanmışlardır. Mete Han, tümen komutanı olduktan sonra ıslık çalan bir ok icat etmiştir ve askerlerini bununla eğitmeye başlamıştır. Islık
çalan oku nereye atarsa askerlerin de oklarını aynı istikamete atmalarını emretmiştir.

Türk ordusunun yetiştirilme tarzı, hazırlık eğitimleri ve muharebe taktikleri diğer ülkelerin ordularından farklıdır. Büyük çoğunluğu okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri, at sayesinde ağır hareketlerle grup muharebesi yapan yabancı
ordular karşısında üstünlük kazanmıştır. Türkler, taktiklerini uygulamak için ordularını hücum taktiğine göre düzenlemiş ve eğitmiştir. Bu sayede Türkler, savaşlarda kısa sürede istedikleri sonuca ulaşmıştır.

TURAN TAKTİĞİ VİDEOSU



Türklere özgü bir savaş taktiği olan Turan taktiği, iki farklı savaş yönteminin uygulanması ile yapılan bir savaş usulüdür. Bu taktik, sahte ricat (geri çekilme, kaçma) ve pusudan oluşur. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun eski adından dolayı
“Turan Taktiği” veya “Hilal Taktiği” denilmiştir.

Savaşılacak yerin arazi yapısı, bu taktiğin uygulanmasında birinci derecede etkilidir. Bu yöntem iki tarafı uygun yükseltideki tepelerle sarılı bir ovada
uygulanır. Düşmanın karşısında merkez, sağ ve sol kuvvetler olarak yer alan Türk kuvvetlerinin, merkez ve merkeze yakın kanatları düşmanın saldırısı
karşısında, sanki bozulmuş da çekiliyormuş hissi vererek geri gitmeye başlar. Buna sahte ricat da denir. Bu arada, sağ ve sol kanatlardaki askerî birlikler
yavaş yavaş ilerleyerek savaş alanının iki yanında yer alan tepeciklerin gerisine sarkar ve buralarda pusular kurar. Geri çekilmekte olan Türk birlikleri düşman kuvvetlerinin gerektiği kadar üzerlerine geldiği kanaatine vardığında aniden geri
dönerler ve şiddetli bir savaşa tutuşurlar. Bu arada savaş alanının iki tarafındaki tepecikler ardında pusu kuran askerler de düşmanı yanlardan ve arkadan çembere alır.


ÖRNEK METİN
Türk Süvarisi
Yenisey Nehri’nin sol kıyısında, 1939’da S. V. Kiseleff (Kisilof) tarafından yapılan kazılarda bronz bir ferahinin üzerinde Türk savaşçı tasviri şöyle yapılmıştır “Başlıksız bir süvarinin uzun saçları rüzgârda savruluyor. Saçları
arkadan bir şeritle düğümlenmiş. Sağ taraftan aşağı doğru bir sadak sarkıyor. Eğri yayı “M” harfini andırıyor.

Geniş göğüslü bozkır atının gemi gerilmiş, kuyruğu ise düğümlenmiş. Koşum takımı mükemmel; ön kaştan fazla yüksek olmayan sert bir eyer;
onun altında kenarları saçaklı bir örtü , kuyruk altından başlayarak göğüs ortasına kadar uzanan püsküllü bir kayış uzanıyor. Yay şeklinde geniş üzengiler ve bir dizgin. Eyerin arkasından her iki tarafa doğru tokalar uzanıyor.” Türklerde zırhlı süvari birliklerinin oluşu onları çok çabuk zafere götürmüştür.
Genel olarak savaş süvarisini okçu süvariler tespit etmiş ve onlar hemen hemen hiç zırh kullanmamışlardır. Hafif silahlarla Türklerin ağır silahlı süvarisinin karşısına dikilen düşman hayatla vedalaşmıştır. Ancak çok ani saldırı düzenledikleri için Türk süvarileri kuşatma savaşlarına elverişli değildir (Gumilev, 2002, s.95’ten düzenlenmiştir).

















Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası