YENİ NESİL TARİH SİTESİ

yeninesiltarih.com ile TARİHE FARKLI BİR BAKIŞ

10.SINIF TARİH DERSİ
12.SINIF İNKILAP TARİHİ DERSİ
TÜRK İSLAM DEVLETLERİ TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK
ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ
YNT TV

5.5. BİLİM MEDENİYETİ

5.5. BİLİM MEDENİYETİ

İslam medeniyetinin en önemli özelliği bilgi medeniyeti olmasıdır. Hz.Muhammed’in peygamberliği ve Kur’an öğretileriyle birlikte Müslümanlar, bilime teşvik edilmiştir.

Kur’an sadece iman ve ibadetlerden bahseden bir kitap değildir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer, 9)” diyen Kur’an; bal arısından güneşe, denizlerden yıldızlara Müslümanların dikkatini çekerek yüzlerce ayetin sonunda “Düşünmez misiniz?”, “Akletmiyor musunuz?”, “Bakmaz mısınız?” gibi uyarılarla insanları düşünmeye çağırmıştır. “Rabbinin adıyla oku! (Alak,1)” ayetiyle Kur’an, insanlara rehber olmak üzere indirilmiştir. Hz. Muhammed, Kur’an’ın okunması, dinin temel gereklerinin öğrenilmesi gibi konuları ön plana almış eğitim, öğretim ve bilime önem vermiştir.

Bedir Savaşı’nda ele geçirilen esirlerden, Müslümanlara okuma-yazma öğretenlerin serbest bırakılması, Hz. Muhammed’in eğitime verdiği önemin bir göstergesidir. Hz. Muhammed’in tıp tahsili için Müslümanları hatta henüz Müslüman olmayanları da o günün en önemli bilim merkezi olan İran’daki Cündişapur’a göndermesi bilime verdiği önemin bir başka kanıtıdır.

Hz. Muhammed’in başlatmış olduğu eğitim-öğretim faaliyetleri, Dört Halife Dönemi’nde de devam etmiştir. Bu dönemde “küttab” adı verilen ilköğretim seviyesindeki kurumlarda, mescidlerde ve camilerde ilim öğrenimine devam edilmiştir. Cami ve mescitler, İslamiyet’in ilk devirlerinden günümüze kadar İslam toplumunun eğitim kurumları olarak faaliyet göstermiştir .

İslam devletinin başkenti olan Medine’de Hz. Peygamber’in gündelik hayatını ve faaliyetlerini sürdürebileceği bir mescit yapılmıştı. Mescid-i Nebevi adı verilen bu yapı üç bölüme ayrılarak birinci bölümü Hz. Muhammed’in ailesine, ikinci bölümü ibadete, üçüncü bölümü de eğitim ve öğretim faaliyetlerine tahsis edilmiştir. Eğitim ve öğretim faaliyetleri için ayrılan kısma suffe adı verilmiştir. Suffe daha sonraki dönemlerde İslam dünyasındaki ilk medrese olarak kabul edilmiştir.
BİLİYOR MUSUNUZ?  



Emeviler ve Abbasiler Dönemi’nde sınırların genişlemesiyle birlikte eğitim kurumlarında önemli gelişmeler olmuştur. Başlangıçta sadece okuma-yazma ve İslami ilimler alanında eğitim verilirken bu dönemden itibaren değişik dallarda eğitim-öğretim verilmeye başlanmıştır.

Özellikle Abbasiler Dönemi’nde, bilgelik ve hikmet evi anlamına gelen Beytü’l-hikme’nin kurulması İslam medeniyetinde bir dönüm noktasıdır. Beytü’l-hikme, bir araştırma ve eğitim kurumu olup Abbasi Halifesi el-Me’mun tarafından kurulmuştur. Bilgelik evinin en önemli görevleri, dönemin ünlü astronom, matematikçi ve hekimlerini bir araya getirmek ve bilimin çeşitli alanlarındaki belli başlı eserleri Arapçaya çevirmektir. Grekçe, Süryanice, Sanskritçe ve Farsça gibi dillerden tercüme edilen çok sayıda eser, Hizanetü’l-hikme adı verilen kütüphanede toplanmıştır. Abbasi halifelerinin tıp, astronomi, mantık ve matematik ile ilgili alanlara teşvik etmesi, kitapları toplatıp tercüme ettirmesi ve âlimlere ve ediplere karşı cömert tavırları; İslam dünyasında büyük bir fikir hareketini başlatmıştır. Bu dönemde Beytü’l hikme, Orta Çağ’ın en zengin kütüphanesi ve ilmî araştırma merkezi hâline gelmiştir.

İslam dünyasında gerçek anlamıyla ilk kütüphane Emevi halifesi tarafından Şam’da kurulmuştur. Kütüphanecilikte ikinci önemli gelişme Abbasi Halifesi Me’mun’un Bağdad’ta açtığı Beyt’ül-hikme’dir. Sultanların saraylarında kütüphaneleri olduğu gibi bazı âlimlerin de evlerinde özel kütüphaneleri bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca büyük camilerin yanında halk için kütüphaneler açılmıştır.

Abbasiler ve Selçuklular Dönemi’nde de kütüphanelerde sayı ve kalite olarak büyük gelişmeler olmuştur. İslam dünyasında kütüphaneler ve medreseler bilimsel gelişmenin en önemli kurumları hâline gelmiştir. İlimlerin Sınıflandırılması İslam dünyasında düşüncenin ve bilimin ortaya çıkışının dinî,
siyasi ve sosyal nedenleri vardır. Özellikle Hicret’ten sonra, İslam Devleti kurulunca çeşitli dinî meseleler ve toplumsal ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır. Hz. Muhammed hayattayken sorunlara ya doğrudan kendisi cevap vermiş ya da sorunları vahiy yoluyla çözmüştür.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra Suriye, Irak ve İran gibi geniş toprakların İslam Devleti’ne katılması; vergi ve arazi hukuku, savaş esirlerinin durumu gibi yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Fethedilen bölgelerde İslam’ın yayılması; dinin nasıl ve hangi araçlarla anlatılacağı, toplumsal hayatın nasıl yaşanacağı gibi meseleleri gündeme getirmiştir. Bu nedenle Müslümanlar, bütün yönleriyle Kur’an’ı incelemeye ve Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarını tespite girişmiştir. Bu çalışmalarla naklî ilimler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Sahabelerin Kur’an öğretme faaliyetleri, tefsir ve fıkıh ilimlerine kaynaklık etmiştir. Abbasi halifelerinin, Latince ve Süryaniceden Arapçaya çevirttiği eserler ile İslam medeniyetinde farklı bilimler ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasının genişlemesiyle ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek için matematik, fizik, kimya, astronomi, tıp, coğrafya, mühendislik gibi ilimlerle de uğraşılmıştır.




İslam Âlimlerinin İlme Bakışları

XII. yüzyıla kadar İslam âlimleri matematik, fizik, astronomi, kimya, biyoloji, tıp ve felsefede çok yönlü bir araştırma çabası içinde olmuşlardır. Müslümanlar, bir yandan Eski Yunan ve Hintli düşünürlerin eserlerini incelemiş diğer yandan da
bilimde farklı yaklaşım ve metotlar geliştirmişlerdir.

İslamiyet’in bilimsel çalışmalara teşviki sayesinde Müslümanlar; öğrenmeyi, ilim sahibi olmayı, insanlık görevi ve ibadet olarak algılamıştır.

Kur’an'da:
“Onlar göklerin ve yerin yönetimi üzerinde ve Allah'ın yarattığı şeyler üzerinde düşünmediler mi? (A‘râf 185)”, “Allah O'dur ki, yedi göğü ve yerden de onun mislini yarattı. Emr bunlar arasından indirilir ki, Allah'ın her şeye gücü yeter
olduğunu ve Allah'ın kesin olarak her şeyi bir ilim ile kuşatmış olduğunu bilesiniz. (Talâk 12)” gibi birçok ayette düşünmeye verilen önemden bahsedilmiştir. Öğrenme ve düşünme yeteneğine sahip insan, aklını kullanarak kendini, âlemi ve
Allah’ı tanır. Bu düşünce ile İslam âlimleri kendilerini ve içinde yaşadıkları âlemi anlamaya yönelmiştir. İslam âlimlerinin matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, botanik gibi bilimlerle ve felsefeyle uğraşmalarının temelinde
bu amaç vardır. İslam âlimleri, dogmatizme sapmadan özgürce ve cesaretle ilmî çalışmalarını sürdürmüştür. Çünkü Kur’an'da ilim maddi ve manevi ilimler (fizik ve metafizik) gibi bir ayrım gözetmeksizin bütün bilimleri kapsamaktadır. İslam
âlimlerinin bütüncül bir bakış açısıyla hareket etmesi bilimsel çalışmaların en yüksek seviyeye ulaşmasını sağlamıştır. İslam da ilim; düşünmek, araştırmak, tefekkür etmek Allah’ın mutlak kudretini, yaratma gücünü ve ilim sıfatını anlamak ve elde edilen bilgiyi insanlarla paylaşmak demektir.


İslam Medeniyetinde Âlimler

Arap Yarımadası’nda birliğin temin edilmesinden sonra Dört Halife, Emevi ve Abbasiler Dönemi’ndeki fetihlerle Orta Asya’dan İspanya’ya uzanan geniş coğrafya İslam dünyası hâline gelmiştir. Bu genişlemenin bir sonucu olarak dili, dini, kültürü ve tarihi birbirinden farklı olan insanlar; İslam Devleti’nin
çatısı altında bir arada yaşamaya başlamıştır.

Mısır, Suriye, Irak ve Mezopotamya’da bulunan en önemli kültür ve medeniyet havzalarından olan İskenderiye, Urfa, Nusaybin, Antakya, Cundişapur ve Harran İslam Devleti’nin sınırları içerisinde kalmıştır. Bu merkezler İslam kültür ve medeniyetinin oluşmasında önemli kültür havzaları olmuştur. Önceki dönemlere ait kültür ve medeniyet unsurları da bu kültür havzalarının katkılarıyla İslam medeniyetine geçmiştir. Hiçbir medeniyet kendi başına olgunlaşmamıştır. Her medeniyet kurulduğu yerde kendinden önceki medeniyetlerden bir takım unsurlar aldığı gibi kendinden sonra kurulan medeniyetleri de etkilemiştir. Müslüman ilim adamları, inanç esaslarına aykırı olmadığı müddetçe geçmiş medeniyetlerin
oluşturduğu ilim, kültür ve medeniyet eserlerini kabul etmiş ve geliştirmiştir. Bu durum, İslam medeniyetine ve düşüncesine zenginlik katmıştır.

İslam’ın ilime verdiği büyük önem sebebiyle ilk yıllardan itibaren İslâm kültür ve medeniyeti oluşmaya başlamıştır. Müslümanlar çeşitli ilim alanlarında çalışmalar yapmış ve eserler meydana getirmiştir. İslam medeniyetinde gelişen bilim ve
bilim anlayışı, sadece İslam dünyasını değil bütün insanlığı aydınlatmıştır. Avrupa’nın İslam medeniyetinden etkilenmesi Haçlı Seferleri, Akdeniz ticaretinin gelişmesi, İslam fetihleri, İspanya’da kurulan medreseler, tercüme faaliyetleri gibi gelişmeler sayesinde olmuştur. İslam dünyasındaki bilimsel gelişmelerden etkilenen Avrupa’da, IX ve X. yüzyıllardan itibaren bilim adamları yetişmeye başlamıştır. Aynı yüzyıllarda Müslüman bilginlerin eserleri başta Avrupa’nın bilim dili olan Latince olmak üzere İbranice ve zaman zaman da yerel dillere
çevrilmiştir. Bu çalışmalar Avrupa’da, Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasına zemin hazırlamıştır. İslam medeniyetinin Batı’ya etkisi, aralıksız olarak XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Batı’nın bugünkü bilimsel ve teknolojik ilerlemesinde İslam bilimi ve düşüncesinin etkisi vardır.





Müslümanlar, VII. yüzyıldan itibaren iki yüzyıl boyunca bilimleri Yunanlılardan ve Hintlilerden tercüme yoluyla almıştır. Bu tercümeler sayesinde başlayan ilmî faaliyetler İslam medeniyetinin çeşitli havzalarında yoğun bir şekilde devam
etmiştir. Bu havzaların biri Bağdat Havzası’dır. Beytü’l-hikme ve Nizamiye medreselerinin kurulmasıyla Bağdat, büyük bir ilim ve kültür merkezi hâline gelmiştir. Abbasiler Dönemi’nde kurulan Beytü’l-hikme ile İskenderiye, Harran ve Cundişapur gibi bilim ve kültür havzalarındaki eserler toplanarak tercüme edilmiştir. Bu kurum; fen bilimlerinin gelişmesinde, Yunan bilim ve felsefesinin İslam âlemine kazandırılmasında büyük rol oynamıştır.

Müslümanlar, fethettikleri topraklardaki idâri ve fennî kurumlara dokunmadılar. İran’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesindensonra Cundi şapur Akademisi, İslam Devleti’nin fen ve tıp merkezi olarak yaşamaya devam etmiştir. Emeviler devrinde ilim adamları, özellikle tabipler Cundişapur’dan Şam’a gitmişlerdir.
BİLİYOR MUSUNUZ? 

Cabir ibn Hayyan (721-815), teorik ve deneysel çalışmalarıyla kimyanın gelişmesinde önemli rol üstlenmiştir. Birçok kimyasal bileşiğin, kimyasal alet ve sürecin uygulayıcısı olan Cabir, modern kimyanın kurucusu olarak kabul edilir.
BİLİYOR MUSUNUZ?  





Selçuklu Veziri Nizâmülmülk tarafından kurulan Nizamiye Medreseleri birçok ilim adamı ve mütercimin Bağdat’a akın etmesine sebep olmuştur. Edebî münazara
ve toplantılar çoğalmış, halkın kitaplara olan ilgi ve alakası artmış, şehirde pek çok kitapçı açılmış bunun sonucunda Bağdat birçok büyük âlim, filozof ve edibin yetiştiği yer olmuştur.

Bağdat ilim havzasında yetişen bazı ilim adamlarından; Cebirin kurucusu sayılan
el-Hârizmî, İslâm felsefesinin ilk temsilcisi Kindî, astronomi âlimi Ferganî ve el-Belhî’dir. Tabip ve matematikçi el-Harrânî, tabip, kimyacı ve filozof er-Râzî , astronomi âlimi Bettânî, matematik, astronomi, coğrafya, jeoloji, eczacılık gibi sahalardaki bilgisi ve araştırıcı kişiliğiyle Bîrûnî gibi âlimler, Câhız, İbn Kuteybe ve Müberred gibi edipler de havzada yetişen diğer âlimlerdir. Nizamiye Medreselerinde filoloji, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi akla ve deneye dayanan ilimler okutulmuştur. Tıp ve astronomi alanında yeni çalışmalar yapılmış, çeşitli şehirlerde hastaneler kurulmuştur. İlk Selçuklu hastanesinin Nişabur’da, Nizâmülmülk tarafından yaptırılan bîmaristan oldu ğu bilinmektedir. Astronomi tahsili ise rasathanelerde yapılmıştır. İsfahan ve Bağdat’ta Melikşah’ın yaptırmış olduğu rasathanelerde, Ömer Hayyam ve İsfizârî gibi bilim adamları çalışmıştır. Ömer Hayyam’ın içinde bulunduğu bir heyet, Melikşah adına 1 Mart 1079’u başlangıç kabul eden Celâli takvimini hazırlamıştır.

Maveraünnehir ve Horasan Havzası’nda ise İslami ilimler büyük bir gelişme göstermiştir. Başta Nişabur olmak üzere Merv, Herat, Belh ve Semerkant  gibi
önemli şehirlerde kurulan medreselerde büyük ilmî çalışmalar yapılmıştır. Bu bölgede, İslam medeniyetinin etkisiyle kültürler kaynaşmış, büyük ilim ve fikir adamları yetişmiştir. Tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde önemli bir âlim olan Abdullah bin Mübarek et-Türkî burada yetişmiştir.

Farabi (870-950)
Batı’da Alfarabius, Abunazar gibi isimlerle tanınan Farabi’nin asıl adı Muhammed’dir. Kazakistan’da bulunan Farab şehrinde doğduğu için “el-Farabi” olarak anılmıştır. Farabi , mantık ilmine katkılarından dolayı Aristo’dan sonra “İkinci Öğretmen” lakabıyla anılmıştır. İslam dünyasında siyaset felsefesinden ilk bahseden filozof olan Farabi, başta İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd olmak üzere hemen hemen bütün önemli Müslüman filozofları etkilemiştir. Farabi felsefede kavramları; tahlilî (analitik) ve terkibî (sentetik) olarak ikiye ayırmış ve Leibniz (Laybniz) ile Kant’a bu konuda öncülük etmiştir. Farabi, müzikte sesleri notalarken logaritmayı icat etmiştir. Musiki alanındaki eserinde ud ve kanun gibi müzik aletlerinden ilk defa bahseden kişi Farabi’dir.

İbn-i Sina (980-1037)
Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde doğmuştur. Fıkıh, kelam, mantık, felsefe, tıp, astronomi, jeoloji ve matematik ilimlerinde tahsil gören İbn-i Sina, Batı’da Avicenna, İslam âleminde ise Şeyh el-Reis adıyla anılmıştır. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Ay’daki büyük kraterlere genellikle bilim tarihinde önemli yeri olan bilim insanlarının isimlerini vermektedir. Bu isimler arasında yer alan Türk İslam bilginlerinden biri de İbn-i Sina’dır.İbn-i Sina, öğrencisi el-Cüzcanî ile birlikte gözlemevi kurmuş ve bu gözlemevine ait araç ve gereçleri kendisi çizmiştir. Ufuk açısını ölçmeye yarayan ve “azimut halkası” adı verilen büyük boyutlu bir gözlem aleti yaptığı bilinmektedir. Bu ölçme aracı daha sonra yıldızlar arası açısal uzaklıkları ölçmek üzere teleskoplara uygulanmıştır.

İbn-i Sina, görme fizyolojisi ve ışık konusunda kendisinden önce çalışmalar yapan Pisagor ve Aristo’nun görüşlerini incelemiş, deney ve gözleme tabi tutmuştur. İbn-i Sina’ya göre görme, dıştan göze gelen ışınlarla mümkün olmaktadır. Gözde meydana gelen görüntü, tıpkı aynadaki yansıma gibidir.
BİLİYOR MUSUNUZ?  

İbn-i Sina’nın en önemli eseri, tıp alanında yazmış olduğu “el-Kanun fî’t–Tıb” tır. Tıp ansiklopedisi niteliğindeki bu eser XIX. yüzyıla kadar Doğu ve Batı dünyasında el kitabı olarak kullanılmıştır. Batı’da; “Tabip olmak İbn-i Sinacı
olmaktır.” sözü deyim gibi kullanılmaktadır. Şeker hastalığını tespit etmeyi başaran İbn-i Sina, nabız inceleme yöntemiyle damar ve kalp hastalıklarını
belirlemiştir.


İbn-i Sina’ya kadar tedavinin psikolojik yönü, hekimlerden çok din adamları tarafından yürütülmekteydi. İbn-i Sina’ya göre insanda ruh ve beden olmak üzere iki cevher bulunmaktadır. Bunların her birinin kendine özgü hastalıkları olduğunu ifade eden İbn-i Sina, akıl hastalıklarının meşguliyet, şok, telkin ve
müzik ile tedavi edilebileceğini belirtmiştir.
BİLİYOR MUSUNUZ?  



Türkistan ve Maveraünnehir’de hüküm süren Karahanlılar Devri’nde, Türkler arasında fikrî ve ilmî faaliyetler gelişmiş Balasagun ve Kaşgar gibi şehirler de birer ilim merkezi hâline gelmiştir. Kaşgar ve Balasagun medreseleri İslami ilimleri Türklerin arasında yayarak Türklerden bu sahada büyük âlimlerin yetişmesine ortam hazırlamıştır. Kaşgar’da büyük âlimler yetişmiş ve bunlar önemli eserler ortaya koymuştur. Daha sonraki yüzyıllarda birçok devlet adamı ve hükümdarın “başucu” kitabı olan Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib
de bu havzada yetişmiştir.



İmam Gazali (1058-1111)
Gazali (Görsel 5.33), Horasan’ın Tus şehrinde doğmuştur. Olağanüstü bir zekaya sahip olan Gazali; fıkıh, hadis, akaid, gramer, felsefe gibi ilimlerde eğitim almıştır. Dönemin ünlü âlimlerinden ve aynı zamanda Gazali’nin hocası olan Cüveynî’ye göre Gazali derin bir denizdir.

Gazali, Tus’a geri dönerken yolda eşkıyaların saldırısına uğrar ve soyguncular, her şeyini alır. Gazali eşkıyaların peşine düşer ve reislerinden hiç olmazsa ders notlarının geri verilmesini ister. Cürcan’a sırf o notlardaki bilgileri edinmek için gittiğini söyler. Eşkıya reisi, bilgileri hafızasına yerleştirmek yerine kâğıtlarda
bırakmasından dolayı onunla alay eder, notlarını da geri verir. Bu eleştiriyi Allah’ın bir ikazı sayan Gazali’nin üç yıl içinde notların tamamını ezberlediği söylenir. Kitaplardaki ilme güvenmekten vazgeçen Gazali’de ilmî hâfızasına alma gayreti başlar. Ne okursa ya ezberler ya da fikir olarak hazmedip, özetini benimsemeyi esas alır. Bu gayret ve azmi sayesinde kısa zamanda yaşadığı
devrin en önemli âlimi olan Gazali, Tus’tan ayrılıp Bağdat’ta, Nizamiye Medresesine gelir. İlmiyle kısa sürede dikkat çeken Gazali, Nizamiye Medresesinin baş müderrisliğine tayin edilir (Çağrıcı, 1996, s.490’dan düzenlenmiştir).



Gazali hem kabilecilik anlayışına hem de körü körüne kabul edilen mezhepçiliğe karşıdır. Kişinin kendi mezhebini zihnî ve aklî faaliyetleriyle yine kendisinin bulması gerektiğini savunan Gazali’ye göre şüphe gerçeğe ulaşmanın tek yoludur. Zira şüphe etmeyen düşünemez, düşünemeyen gerçeği göremez,
gerçeği göremeyen de yanlışa saplanır kalır. Gazali’nin bilimsel konular işlerken odak noktası insanın niyeti, amacı, tasarıları, dinî ve ahlaki şuurudur. Bu sebeple yergi ve övgü, korku ve ümit, evlilik ve bekârlık, zenginlik ve yoksulluk, israf ve tutumluluk gibi karşıt durumlar, imkân veya imkânsızlıklar iyi veya kötü olarak nitelendirilemez. Çünkü bunları iyi veya kötü kılan insanın niyet ve iradesidir. En ünlü eseri “İhyâü Ulûmi’d-Din” de bozulmuş bir toplumu ıslah etme, tekrar Kur'an ve Sünnet temelleri üzerine oturtma ve ona asıl İslami erdemlerini yeniden kazandırmaya çalışmıştır. İslam dünyasında fikrî ve ilmî alanlardaki çalışmalar
sonucunda Endülüs toprakları büyük bir ilim havzası hâline gelmiştir. Bu durum XI. yüzyıl sonlarında Avrupa’nın Doğu’ya ilgisini artırmış, Fransa’da ilk ilim
hareketleri başlamıştır. İtalya, İspanya ve Güney Fransa’dan birçok kimse İslam medreselerine tahsile gelmiştir. İslam medreselerinden mezun olanlar, Avrupa’daki okullarda öğretmen olmuştur. Avrupa şehirlerindeki binaların mimari
özelliği, ders programları, eğitim usulleri tamamen İslam medreselerinin taklidi olmuş, Napoli Krallığı’nda Salerno Medresesi  kurulmuştur.

Endülüslü Zehravî, İslam dünyasının en ünlü cerrahıdır. Kaleme aldığı el-Tasrif isimli eserinde döneminin cerrahi bilgilerini ve yeni yöntemleri tanıtmıştır. Bu eserinde yaraların ateşle dağlanması ve ameliyatlarda kullanılan aletlerin  esimlerine yer vermiştir. Deney amacıyla hayvanlar üzerinde ve kadavrada
çalışmalar yapan Zehravî’nin, batı cerrahi uygulamalarının gelişmesinde, büyük etkisi olmuştur.
BİLİYOR MUSUNUZ? 

İbn-i Rüşd (1126-1198)
Kurtuba’da doğan İbn-i Rüşd, felsefeden tıbba çeşitli bilim dallarıyla ilgili yaklaşık 94 eser yazmıştır . Batı’da Averroes adıyla bilinir. İslam dünyasında fazla anlaşılmayan İbn-i Rüşd’ün etkisi Batı’da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir.
Aristo’nun en büyük yorumcusu olarak kabul edilir. XII. yüzyıldan itibaren Avrupa’da “Latin İbn-i Rüşdçülük” denilen bir felsefe ve bilim ekolü oluşmuştur.
Ünlü Astronom Batlamyus’un evren modelini eleştiren İbn-i Rüşd, yeni gezegen modellerinin oluşturulması gereğini ortaya koymuştur. Yaptığı gözlemlerle güneş lekelerini ilk defa gözlemleyen bilgindir. Tıp ve optik alanında da çalışmaları
olan İbn-i Rüşd, gözün retina tabakasının işlevini açıklamıştır. Müslümanların inşa ettiği uygarlık aynı zamanda bir kitap medeniyetiydi. Moğollar, Bağdat’ı istila ettiklerinde şehirde 36 kütüphane vardır. X. yüzyılda Bağdat kütüphanelerindeki
kitapların sayısı bütün Avrupa’dakilerden fazladır. Mimari, eğitim, edebiyat, sanat, matematik, tarih, astronomi, coğrafya, tıp, eczacılık gibi ilmin her alanında Müslümanlar büyük bir medeniyet meydana getirmiştir.



Ekoller
İslamiyet’in Mısır, Filistin, Mezopotamya ve İran’a yayılmasıyla toplumda sosyal münasebetler artarak ticaret ve idare düzeni yeni bir hâl almıştır. Müslümanlığı kabul eden kişilerin sorunlarını İslam prensiplerine göre çözmek için bazı âlimler
fikir bildirmiştir. Mezhep imamı olarak kabul edilen İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafi, İmam Ahmet b. Hanbel bunlardan bazılarıdır. Bu şahsiyetler, Müslümanlara Kur’an ve Sünneti, kendi anlayışlarına göre açıklamıştır. Mezheplerin ortaya çıkışının nedeni insanidir. İnanç ve temel ibadetlerde mezhepler arasında fark yoktur. Bu imamlar iman, ahlak ve İslam’ın temel görüşlerinde ihtilafa düşmemişlerdir. Ancak Müslümanlar karşılaştıkları meseleleri çözmek için Kur’an ve Sünnet’e başvurduklarında, farklı yorumlar edinmişlerdir.
İslam dünyasında felsefe ve bilimde özellikle IX. yüzyılın ortalarından itibaren büyük gelişmeler yaşanmıştır. Müslümanlar farklı görüşlere karşı kendi dinlerini savunma gereği duymuştur. Böylece İslam düşüncesinde önemli bir yer tutan
Kelam ilmi doğmuştur. Kelam âlimleri arasında büyük günah işleyen kişinin durumu ve yeri, insanın davranışlarındaki sorumluluk derecesi, adalet ve Allah’ın sıfatları; münakaşa konusu olmuştur. Bu tartışmalar Kaderiye, Cebriye, Mutezile,
Meşşaiyye, Eşariye ve Maturidiye gibi kelami ekollerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam’da düşüncenin, mantığın, araştırmanın, büyük bir değer olduğunu ispatlamaya çalışan bu ekoller, İslam düşüncesine zenginlik getirmiştir. Bu ekollerin yanında gönül temizliğine, ahlak güzelliğine ve derin düşünceye önem veren tasavvufi ekoller de ortaya çıkmıştır.


İslam Medeniyetinde Sanat
İslam dünyasında bilim, felsefe ve edebiyatın yanı sıra sanat alanında da önemli çalışmalar yapılmıştır. İslam medeniyetinde sanat, estetik ile eşdeğer kullanılmıştır. "Allah güzeldir, güzelliği sever.", anlayışı İslam medeniyetinin sanata verdiği önemi gösteren bir ilke olmuştur. Floransalı sanat tarihçisi
Titus Burckhardt (Taytıs Börkhat), bu düşünceyi şu şekilde anlatmıştır; “İslam nedir?” sorusuna İslam sanatına ait, Kurtuba Camisi’ni veya Kahire’deki İbn Tolun Camisi’ni veya Semerkant’taki medreselerden birini veya Taç Mahal’i cevap
olarak verebiliriz. Cevap kısa ama geçerli olur, demiştir. İslam, inananlarına her işlerini en güzel şekilde yapmalarını emretmektedir. Bundan dolayı Müslüman; güzellik, zarafet, derin kavrayış, yüksek duyarlılık, edep içinde olmalı ve
bunu hayatına yansıtmalıdır. İslam sanatı ve estetiği İslam’ın insan, âlem ve hayat anlayışından bağımsız değildir. Din-sanat ilişkisi söz konusu olduğunda İslam dini ile İslam sanatı, ayrılmaz bir bütünlük sergiler. İslam sanatı, İspanya’dan Semerkant’a kadar hem zengin hem de kusursuz bir ahenge sahiptir. İslam sanatının başlangıçtan beri değişmeyen temel niteliği özgün üslubu, motif zenginliği ve kendine has mimari sistemidir. Müslümanların resimleme ve süslemede diğer kültürlerde rastlanmayan kendine özgü bir sanat anlayışı vardır. Hat ve arabesk gibi çeşitli sanat dallarını da bünyesinde barındıran mimari, İslam sanatında en ön sırada yer almıştır.


Puta tapma geleneği, İslam’ın ilk yıllarında tasvir yasağı koyulmasının ana nedenlerinden biri olmuştur. Bu yasak ile Tevhit anlayışı, kalıcı hâle getirilebilmiştir. Özellikle resme ve heykele hoş bakılmadığı için Müslümanlar arasında hüsnü-hat, tezhip, ebru, minyatür gibi sanatlar gelişmiştir.
BİLİYOR MUSUNUZ?  



İslam sanatında doğada mümkün olmayacak şekilde dal, yaprak ve çiçeklerin tekrarı ile geometrik düzenleme sık sık kullanılmıştır. Böylece her türlü tezhip ve tezyinat önemli sanat dallarından olmuştur. Kur'an-ı Kerim’in kutsallığı ve
ona gösterilen saygı, bütünüyle İslam'a özgü olan hat sanatının doğmasını sağlamıştır. Musikiden giyim kuşamla ilgili olanlarına kadar bütün İslam sanatları bir şekilde Kur'an'dan etkilenmiştir.


İslam Sanatı ve Osmanlı
Günümüz İslam dünyasının yan yana getirmekte zorlandığı kavramlar arasında İslam ile sanat da bulunmaktadır. Sanat ile İslam kelimeleri bir arada kullanıldığında, bazı kesimler İslam’ı sanata tahammül edemeyecek kadar geri görmekte, bazı kesimler ise sanatın İslam’la bağdaşmayacak kadar kötü
ve lüzumsuz olduğunu düşünmektedir. Birbirinden o kadar uzak görüşleri savunan bu insanların ortak noktaları tasvirin İslâm’da yasak olduğu varsayımıdır. Bu insanlara İslam’ın sanata bakışının ne olduğu sorusu ebrû, tezhip, minyatür, hat, cilt, çini gibi klasik İslam sanatları dikkate alınarak sorulduğunda da fazla tatmin edici bir cevap alınamayacaktır. Zira bu sanat dalları hakkında birçok kişinin fazla bir bilgisi yoktur. Konu mimarlık olunca Selimiye, Süleymaniye , Sultan Ahmed gibi camilerle Mimar Sinan’dan hayranlıkla bahsedilmektedir. Fakat bunların büyüklüğünün onların hangi özelliklerinden kaynaklandığı sorusu yine cevapsız kalmaktadır. Halbuki bir
din en iyi ifadesini sanatla bulur, kendisini en iyi sanatla anlatır. Sanatın ve İslam’ın ne olduğu sorusuna yeterli cevap verilememesi ve bunların kesişme noktalarının tesbit edilememesi sebebiyle bugün İslam sanatı ya çok özel bazı alanlara sıkışıp kalmış ya da müzelik bir hâdise olarak düşünülür olmuştur.
Günümüzde İslam sanatı adına ortaya konulan eserlerin ise henüz istenilen seviyeye gelemediği görülmektedir. İşte bu sebeple İslam’da sanatın yeri ve mahiyeti konusu, kendiliğinden önem kazanmaktadır (Çam, 1994, s.273’ten düzenlenmiştir).


Yeryüzündeki Cennet 
Endülüs’te Müslümanlar sekiz asır farklı yoğunluklarla Hristiyan Reconquista hareketinin etkilerini derin şekilde hisseden, artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkânsız bir şey olduğunu anlamış olmalıdırlar. Endülüslüler, tarihlerinin son deminde inşa ettikleri o muhteşem yapı El-Hamra’nın her yanına işte bu gerçeği yansıtan “lâ gâlibe illallâh” Allah’tan başka üstün olan yoktur. İfadesini, her halükârda Allah’a tevekkül etmenin tesellisi içinde nakşetmişlerdir.

Binbir gece masallarındaki efsanevî sarayları anımsatan âdeta yeryüzündeki cennet burası. Sierra Nevada Dağları’na sırtını dayamış, yüksek kayalıkların tepesinde kollarını açmış bir kartal gibi uzanmakta. Ardındaki dağları aşan ihtişamıyla eteklerine kurulu şehri izlemekte, kartalın avını gözetmesi gibi. Dünyanın dört bir yanından getirilen çiçeklerle süslü ve bin bir çeşit meyve ağaçlarıyla dolu muazzam bir bahçe, içinde nilüferlerin ve çeşit çeşit balıkların yüzdüğü onlarca süs havuzu, her adımda başka bir çeşme, her duvarda ayrı bir işleme, her pencerede ayrı bir manzara, her adımda başka bir güzellik. Hiç kuşku yok El-Hamra Sarayı dünyanın en romantik ve en büyülü yerlerinden biri. Ressam Henri Regnault (Hanri Renyo) (1843-1871), El-Hamra’ya gittiğinde onun karşısında donup kaldı ve “Bunu yapan sanatçının yanında biz barbar, vahşi canavarlarız” diyerek sayısız taslak çizip notlar aldıktan sonra Orta Çağ Mağribî kültürü kalıntılarının peşine düşerek Mağrib’e (Fas’a) gitti. Fakat sonunda kafasından barbar bir Doğu imajı uydurmakla yetindi (Şeyban, 2014, s.70-73’ten düzenlenmiştir).



















Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası