YENİ NESİL TARİH SİTESİ

yeninesiltarih.com ile TARİHE FARKLI BİR BAKIŞ

10.SINIF TARİH DERSİ
12.SINIF İNKILAP TARİHİ DERSİ
TÜRK İSLAM DEVLETLERİ TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK
ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ
YNT TV

5.1. İSLAMİYET’İN DOĞDUĞU DÖNEMDE DÜNYA









Hz. Muhammed, 571 yılında Arap Yarımadası’nın önemli merkezlerinden olan Mekke şehrinde doğmuştur. Arap Yarımadası; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birbirine yakın olduğu önemli bir noktada bulunmaktadır. Bu dönemde, Arabistan ve çevresinde dönemin iki büyük gücü olan Doğu Roma ve Sasani imparatorlukları hüküm sürmektedir. Fakat Arabistan toprakları çöllerle kaplı olduğu ve ekonomik getirisi fazla olmadığı için büyük devletlerin ilgisini çekmemiş ve istilalara uğramamıştır. Ayrıca bu dönemde Doğu Roma ve Sasani
imparatorlukları arasındaki rekabet ve buna bağlı savaşlar, her iki devletin de yıpranmasına neden olmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu dönem dönem karışıklıklar yaşasa da varlığını bütün Orta Çağ boyunca devam ettirmiştir. İslamiyet’in ortaya çıktığı VII. yüzyılda Doğu Roma; Kafkaslar, Anadolu, Suriye
ve Kuzey Afrika’ya kadar olan bölgelere hâkimdir. Afrika’da, Kızıldeniz’in kıyılarında ise Habeş Krallığı kurulmuştur. Türklerin yoğun olarak yaşadığı
Orta Asya bölgesinde ise Kök Türk Devleti hüküm sürmektedir. Bu dönemde Türkler ve Araplar, ticari amaçla yaptıkları seyahatlerde karşılaşmıştır.
Arap toplumu; çöllerde göçebe bir hayat süren bedeviler, köyler ve şehirlerde yerleşik bir yaşam tarzına sahip hadari denilen insanlardan oluşmaktadır. Bunların dışında yarı göçebe kabileler de mevcuttur.


Bedevilik (Göçebelik)
Çöl ve vahalardaki konar-göçer yaşam şeklidir. Çadırlarda yaşayan bedevilerin hayatlarında develer çok önemli bir yere sahipti. Bazen yağmacılık hareketleri görülse de bedevilikte temel geçim kaynağı avcılık ve takasa dayalı ticaretti. Kabileler hâlinde yaşayan bedeviler, Arapçayı en duru ve doğru şekilde konuşurlardı. Bu nedenle şehirliler, çocuklarını doğru Arapçayı öğrenmeleri için
bedevi ailelerin yanına çöle gönderirdi.

Hadarilik (Şehirlilik)
Arabistan’da görülen yerleşik yaşam tarzıdır. Köy, kasaba ve şehirlerde yaşayan hadariler; kendilerine mahsus mahallelerde, kerpiçten veya taştan yapılmış evlerde otururlardı. Geçim kaynakları ise tarım ve ticaretti. Hadariler de
kabile anlayışıyla kümelenmiş olarak yaşamalarına rağmen yönetim tarzları bedevilerinkinden farklılık gösterirdi. Kabile reisinin yönetiminden ziyade kabile meclisi tarafından yönetilir ve önemli kararlar oy çokluğuyla alınırdı.


İslamiyet öncesi Arabistan’da insanlar; hürler, köleler ve mevaliler olmak üzere üç sosyal sınıfa ayrılmıştı. Kabilenin ana unsuru olan hürler tüm haklara sahipti. Herhangi bir hakka sahip olmayan köle ve cariyeler (kadın köleler) alınıp satılabilir, miras olarak bırakılabilir ve günlük işlerde çalıştırılabilirdi. Bir köle azat edilirse mevali denilen sınıfa geçmiş olurdu.

Arabistan’daki kabilecilik anlayışının toplum hayatına etkileri nelerdir? Elde ettiğiniz sonuçları sınıf panosuna asınız.
ARAŞTIRALIM


İslamiyet öncesi döneme “Cahiliye Dönemi” denmesinin sebebi, insanların okuma-yazma bilmemesi değildir. Bedeviliğin yaygın olması; insanların medeniyet bakımından geri kalmaları, bilgisizlik ve gaflet içerisinde bulunmaları, putlara tapmaları, kadınlara yönelik kötü tutumları gibi nedenlerden dolayı Arap toplumunun İslamiyet öncesi dönemine, Cahiliye Dönemi denirdi.
BİLİYOR MUSUNUZ?

İslamiyet öncesi Arabistan’da evlat edinme yaygındı ve evlatlık alınan çocuk mirastan yararlanabilirdi. Bir erkek çok sayıda kadınla evlenebilir ve eşlerini kolayca boşayabilirdi. Kadın ancak çocuğu olduktan sonra aileye kabul edilirdi. İnsani hakların çoğundan yoksun bırakılan kadınlar, mirastan da pay alamazdı. Kabilede sadece önde gelen kişilerin kadınları ve kızları ayrıcalıklı tutulurdu.
Araplar, haram aylar olarak kabul edilen zilkade, zilhicce, muharrem ve recep ayında savaş yapmazlardı. Bu aylardayapılan savaşlara Ficar Savaşları denilirdi.

İslamiyet’ten önce Arabistan’da; Nebatiler, Tedmür, Gassani, Main, Hire, Sebe gibi devletler yaşamıştı. Hz. Muhammed’in doğduğu sıralarda ise Arap Yarımadası’nda siyasi birlik yoktu. Toplum kabilelerden oluşurdu. Kabilecilik anlayışı içerisinde insanlar kendi kabilesini her zaman ön planda tutar, haksız olsa bile kabilesinin yanında olurdu. Kabilelerin başında “şeyh” veya “seyyid” denilen kabilenin büyüğü bulunurdu. Hükümlerini kabilenin örfüne göre verirdi. Kabileler arasında özellikle kan davalarına dayanan savaşlar sık görülürdü. İntikam kutsal bir görev kabul edilirdi. Arap toplumunda kabileler, İslami Dönem’e kadar doğal olarak birleşip merkezî bir devlet oluşturamamıştı.
Arabistan genelinde inanış olarak Putperestlik hâkimdi. Bunun yanı sıra Hristiyanlık, Musevilik ve Haniflik (Hz. İbrahim’in dini) dinlerine inananlar da vardı.


Arabistan Yarımadası’nda ekonomi tarım, hayvancılık ve ticaret üzerine kuruluydu. Hayvancılık özellikle bedevilerin geçim kaynağıydı. Başta Mekke olmak üzere yarımada genelinde en belirgin geçim kaynağı ticaretti. Araplar, kuzey-güney arasında ticaret yaparlardı. Ayrıca Mekke, İslamiyet
öncesinde de dinî bir merkezolduğu için Araplar buraya gelenlerle yoğun bir ticari münasebet kuruyordu.
Günümüzdeki fuarlara benzeyen panayırlar, Arabistan ticaretinde önemli bir yer tutardı. 5-30 gün arasında süren bu panayırlar, genellikle savaşmanın yasak olduğu haram aylarda kurulurdu. Böylelikle ticaret için gelen tüccarların güvenliği
sağlanmış olurdu. Bu panayırlar, ekonomik hayatın olduğu kadar sosyal hayatın da önemli bir parçasıydı. Özellikle kabileler arasındaki birçok problem buralarda çözülürdü. Panayırlarda edebî sohbetler yapılır, şairler en güzel şiirlerini buralarda okurdu. Bu şiirlerden beğenilenler Kâbe’nin duvarına asılırdı.


Hilfu’l-Fudûl

Cahiliye Dönemi’nde güçlü kişilerin güçsüzlerin mallarını gasp etmesi sık görülen bir durumdur. O dönemde buna kimse karşı çıkamaz ve toplumda bu durum yadırganmazdı. Yemen bölgesinden Mekke’ye bir tüccar gelerek mallarını Mekke’nin ileri gelenlerinden birine sattı. Malları teslim alan adam,
kararlaştırılan fiyatı ödemeye yanaşmadı. Dolandırılan tüccar, Mekkeli olmadığı için şehirde ona yardım edebilecek birini bulamadı. Çaresizlik içinde yüksekçe bir yer olan Ebu Kubeys Tepesi’ne çıkan tüccar, tepkisini buradan yüksek sesle veciz bir şekilde dile getirmiş ve Mekkelilerden adaleti yerine getirmelerini
istemiştir. Bu konuşmadan orada bulunanlar çok etkilenmiş ve toplanarak
bu konuyu istişare etmişlerdir. Sonuçta, zayıfları korumak ve adaleti sağlamak için bir cemiyet kurmaya karar vermişlerdir. Daha sonra bu kişiler Kâbe’ye giderek Mekke’de ne zaman bir zulüm meydana gelirse zulmedilenin Mekkeli olup olmadığına bakılmaksızın hakkını aramak için birleşeceklerine ant içtiler.
Daha sonra Yemenli tüccara haksızlık yapan adama borcunu ödettiler.

Hz. Muhammed de gençlik yıllarında, yapılan bu ittifaka bizzat katılmıştır. Peygamberlik Dönemi’nde, “Abdullah b. Cüdân’ın evinde yapılan Hilfu’l-Fudûl anlaşmasında ben de vardım, orada bulunuşumu ve o anlaşmaya katılışımı bir sürü kızıl deveye değişmem ve şimdi, o cemiyete çağrılsam memnuniyetle katılırım.” demiştir (el-Mağlus, 2012, s.260’tan düzenlenmiştir).


Hz. Muhammed’in Hilfu’l-Fudûl Antlaşması’na katılmasının sebepleri neler olabilir?

  YORUMLAYALIM






Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası