BABA TARİHÇİ

abdullahhoca.com YENİ NESİL TARİH ANLATIMI

MEKANLAR-YOLLAR-GÖÇLER TARİHİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİ
T.C İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ

SOĞUK SAVAŞ KAVRAMI VE DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ

A      SSCB ile ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan birer süper güç olarak ortaya çıkması Soğuk Savaş sürecini başlatmıştır.

A      II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile SSCB arasında, SSCB’nin dağılmasına kadar dönem dönem görülen gerginlik ve sınırlı çatışmalara Soğuk Savaş denir. Soğuk Savaş siyasî, psikolojik, ekonomik, bilim ve teknoloji alanlarında görülmüştür.)

A      Soğuk savaş terimini ilk olarak George Orwell 1945 yılında farazi olarak kullanmıştır. Bu terimin resmi olarak kullanılması; ABD Maliye ve Bakanlık danışmanı Bernard Bruch sayesinde olmuştur.(1947 de kongre konuşması sırasında kullanmıştır.) 

Soğuk Savaş Yılları ; Doğu Bloku ülkeleri ile Batı İttifakı (NATO) arasında 1947'den 1991'e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginliktir.

{  Soğuk Savaş döneminde NATO, "Batı İttifakı" olarak da biliniyordu. Batı İttifakı NATO üyesi kapitalist ve antikomünist ülkelerden, Doğu Bloku ise Varşova Paktı'na üye olan komünist ve bu pakta üye olmayan diğer komünist ülkelerden oluşuyordu. Bu iki karşıt blokun yanı sıra hiçbir bloku da desteklemeyen Bağlantısızlar Hareketi isimli üçüncü bir blok daha vardı.

Çin Halk Cumhuriyeti ve Yugoslavya hem Doğu Bloğu ülkeleri, hem de Bağlantısızlar Hareketi ülkeleriydi. Bu iki komünist ülkenin her iki blokta da olmasının nedeni Sovyetler Birliği ile olan görüş farklılıklarıydı.

{  II. Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu ve Batı bloklarının zaman zaman savaş çıkarma tehditleri; bütün dünyada gerginlik yaratmıştır. Bu dönemde, insanlarda nükleer kıyamet paranoyası doğmuş, dünya devletleri ise bu iki bloktan birinin yanında yer almaya çalışmışlardır. Gerginlik hiçbir zaman "taraflar arasında" sıcak savaşa dönüşmemiş olsa da taraflar her anlamda birbirlerini yıpratmaya çalışmışlardır.

Genel kabule göre, Berlin Duvarı'nın yıkılışı komünizmin çöküşüne zemin hazırlamış, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile de Soğuk Savaş bitmiştir.

{  Bağlantısızlar Hareketi, kendilerini hiçbir güç bloğuna dahil veya hariç olarak addetmeyen 100 üzerinde ülkenin bir araya gelerek oluşturdukları bir uluslararası oluşumdur. Soğuk Savaş döneminde Batı İttifakı ve Doğu Bloğu'nun yanı sıra üçüncü bir blok olmuştur.

1979 I. Havana Bildirisi'ne göre birliğin amacı, "üye ülkelerin milli bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini, sömürgecilikten, yayılmacılıktan, ırkçılıktan ve her türlü dış baskı, istila, işgal ve dış müdahaleden" korumaktır.

{  Üye ülkeler dünya nüfusunun %55'ini, BM üyelerinin 2/3'ünü oluşturur. 2012 yılı itibariyle harekete 120 üye ve 21 gözlemci ülke vardır.

1961 yılında Belgrad'da kuruldu Yugoslavya devlet başkanı Josip Broz Tito, Hindistan'ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru, Mısır'ın ikinci Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır, Gana'nın ilk devlet başkanı Kwame Nkrumah ve Endonezya'nın ilk cumhurbaşkanı Sukarno tarafından kuruldu.

{  II. Dünya Savaşından sonra başlayan ve aktif olarak 1960’lara kadar süren ABD ve Batı Bloku ülkeleri ile ,SSCB ve Doğu Bloku ülkeleri arasında yaşanan siyasi,psikolojik,teknolojik ve ekonomik rekabet ve çatışmaya “Soğuk Savaş ” denir. Küba bunalımı ile yumuşama dönemine girilmiş ise de soğuk savaşın tam olarak sona ermesi 1991’de SSCB’nin dağılması ile gerçekleşmiştir.

{  Milletlerarası çatışmalar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine getirmişse de sıcak savaş patlak vermemiştir.

 

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI GELİŞMELERİ

İkinci Dünya Savaşı'ndan önce uluslararası politikanın merkezi Avrupa idi. Kıt'anın eski ve ünlü devletleri olan Fransa, Almanya, İngiltere ve İtalya dünya politikasında lider rolü oynuyorlardı. Uzakdoğu'da Japonya'nın büyüme ve genişleme arzuları ve Çin'in iç kargaşaları yeni ve belirsiz ikinci bir güç merkezini oluşturuyordu. Buna karşılık Uzakdoğu ile Batı Avrupa arasında geniş bir alana yayılmış bulunan Sovyet Rusya ve yeni dünyanın lideri durumunda olan ABD. yeni güç merkezleri olarak ortaya çıkma sinyalleri vermekteydi. Bu uyuyan devler, ideolojilerinin bir gereği olarak, iki savaş arasındaki siyasal platformlarda yalnızca figüran rolü oynadılar. İngiliz Uluslar Topluluğu'nu oluşturan Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika uluslararası gelişmelerden ve İngiliz etkinliğinden fazla rahatsızlık duymazlarken, Latin Amerika ülkeleri ABD 'nin ekonomik gücünden endişe duymaya başladılar.

İkinci Dünya Savaşı dünyada ki güç dengelerini kökten değiştirdi. Daha önce Avrupa merkezli yürütülen siyaset Sovyet Rusya ve ABD’nin etkinliğini arttırması ile dengeleri tamamen değiştirecektir. Bu savaştan  dünyanın iki büyük devleti olarak çıktılar. Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen Ruslar, Asya, Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde önem kazanmaya başlayan komünist akımlara dostluk gösterme gereğini duyarken; Amerikalılar, ulusların kendi geleceklerine kendilerinin karar vermeleri yolundaki Wilson'cu ilkeyi savunma yolunda hareket ettiler ve komünizmin dünya çapında yayılma hareketine dur demenin gereğini düşündüler.

 

 

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ’NDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1) II. Dünya savaşından sonra dünya politikasında Avrupalı devletlerin yerini ABD ve SSCB almıştır.

2) Bu dönemde ilk defa milletlerarası ilişkilere doktrin ve ideoloji unsuru girmiştir.

3) Sömürgecilik sona ermiştir. Asya, Avrupa ve Afrika’da günümüzün bağımsız devletleri kurulmuştur (Sömürge halindeki uluslar bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Üçüncü Dünya veya Bağlantısızlar bloğunu kurmuşlardır).

4) Füze teknolojisi savaştan sonra büyük bir gelişme göstermiş ve büyük devletlerarasında yaşanan rekabeti uzaya taşımıştır. Büyük devlet olmanın koşulu sömürgelere sahip olmaktan çıkmış, uzayın derinliklerinde etkili olmaya dönüşmüştür.

5) Bütün dünya ülkeleri; siyasal kuvvet dengesi, güvenlik, barış, ekonomik kalkınma, refah ve daha iyi bir yaşam seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşgul olmak zorunda kalmışlardır.

 

 

İKİ KUTUPLU DÜNYA DÜZENİ

. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgiyle ABD ve Sovyetler Birliği’nin çevresinde “iki kutuplu” bir nitelik kazanmıştır.

. Bu iki kutuplu dünya, Doğu Bloku ile Batı Bloğu, “kapitalizm-liberalizm-demokrasi” ile “komünizm” veya ABD ile SSCB arasında meydana gelmiştir.

 

1- Doğu Bloku (Warşova Paktı)'nun Oluşması:

a. Kominform'un Kuruluşu ve Amaçları:

  • 1947'li yıllarda başta Polonya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Doğu Almanya ve Yugoslavya olmak üzere komünist rejimi altına giren birçok ülke Moskova'dan yönetilen bir blok haline gelmiş bulunuyordu. Bu sırada, batılı ülkelerin de aralarında bazı ittifaklar yapmaları üzerine, Sovyetler, “Demir Perde" blokunu güçlendirmek ve daha sıkı şekilde kontrolleri altına almak maksadıyla; blok içindeki ülkelerle dostluk, işbirliği, saldırmazlık gibi adlarla bazı antlaşmalar vücuda getirdiler. Diğer yandan, uluslararası komünizm faaliyetlerini yeniden örgütlemek üzere, Avrupa'nın önde gelen komünist partilerini Silezya'da bir konferansta topladılar. Bu toplantının sonunda, 5 Ekim 1947'de Kominform'un kurulduğu ilan edildi ve yayınlanan "Bildiri"de dünyanın iki bloka ayrılmış olduğu açıklandı.

 

b. Comecon'un Kuruluşu ve Amaçları:

  • Batı'da Marshall Planı'nın ortaya çıkması ve Nisan 1948'de Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün kurulması üzerine; 5-8 Ocak 1949'da Moskova'da, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya ve Romanya temsilcileri arasında yapılan toplantı sonunda Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (COMECON) kuruldu. Kuruluşa aynı anda Arnavutluk, 1950'de Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1962'de Moğolistan ve 1972'de Küba katıldı. Comecon'un belirtilen amacı; üyelerine ekonomik tecrübe değişimi, hammadde, gıda, makine ve donatım yardımlaşması sağlamaktı.

 

c-Varşova Paktı:

  • Sovyetlerin baskısıyla, 6 Nisan 1948'de Sovyet Rusya-Fin Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Finlandiya üzerinde de Sovyet nüfuzu kuruldu. Mayıs 1948'de Çekoslovakya'da komünistler yönetimi ele geçirdiler. Diğer yandan, Japonya'nın yenilmesi ve savaşın sona ermesinden sonra, 1927 yılından beri şiddetli bir mücadelenin devam ettiği Çin'de de komünistler, başarılı olmaya başladılar. Komünistler 1949'da "Çin Halk Cumhuriyeti"ni kurdular. Çin Devlet Başkanı Çan-Kay-Şek de Formoza adasına çekildi. Bu şekilde ortaya iki bağımsız Çin devleti çıkmış oldu. Bu gelişmelerden sonra NATO'ya karşı olmak üzere, Doğu Bloku üyeleri 14 Mayıs 1955'te Varşova Paktı'nı kurdular. Bölgesel ve kollektif bir savunma ve yardımlaşma örgütü olan Varşova Paktı'na; Sovyetler Birliği, Arnavutluk, Demokratik Alman Cumhuriyeti, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya ve Çekoslovakya katıldı. Bu gelişmeler sonunda ve Sovyetler Birliği'nin liderliğinde politik, ekonomik ve askeri yönden oluşturulan antlaşma ve paktlarla 'Doğu Bloku' ortaya çıktı ve dünya yeni bir bloklaşma dönemine girdi.

 

2-Batı Bloku'nun ve Güçler Dengesinin Kurulması:

a. Truman Doktrini:

  • Geleneksel Amerikan dış politikasındaki radikal değişmenin başlangıcını Truman Doktrini teşkil eder.
  • 1947 baharından itibaren Amerikalılar Sovyet genişlemesinin daha da artacağını düşünmeye ve endişelenmeye başladılar. Özellikle Sovyetler'in Yunan gerillalarını desteklemeleri ve Boğazlar konusunda Türkiye'ye yönelik tehditler savurmaya başlamaları bu korkuyu daha da arttırdı. Gelişmeler üzerine Amerikan Cumhurbaşkanı Truman kongrede bir konuşma yaparak tehdidin boyutlarını açıkladı. Truman, Kongre'de yaptığı bu konuşmada: "Dış baskılar ve ya silahlı azınlıklar tarafından boyun eğmeye zorlanan özgür insanların bu hareketlere karşı koymalarına yardım etmek Birleşik Devletler'in siyaseti olmalıdır" diyordu. Kongre "Truman Doktrini" olarak bilinen bu öneriyi destekledi ve Yunanistan ile Türkiye'ye ekonomik ve askeri yardım kapsamında 400 milyon dolarlık bir ödeneği onayladı. Bu yardımın 300 milyon doları Yunanistan'a; 100 milyon doları da Türkiye'ye verildi.

 

b-Savaş Sonrası Kalkınma ve Marshall Planı:

  • Birleşik Devletler dünyanın çeşitli bölgelerinde uygulanmakta olan sömürgecilik politikalarına da karşı çıktı ve self-determinasyonu destekledi.
  • Cumhurbaşkanı Truman, 1946'da Filipinler'in bağımsızlığım ilan etti.
  • 1948'de de. Kongre, Puerto Rico'ya kendi valilerini seçme hakkını tanıdı ve 1952 yılında bu ülke Birleşik Devletler ile ortak vatandaşlık hakkına sahip özerk bir eyalet oldu.
  • Amerikan liderleri Hindistan, Pakistan ve Birmanya'nın bağımsızlıklarını kazanması için İngiltere'yi teşvik; Endonezya'nın bağımsızlığı içinde Hollanda ile Endonezya arasında arabuluculuk girişimlerinde bulundu.
  • İngiltere 1947'de Hindistan'dan çekilerek sömürgelerin bağımsızlık yolunu açtı. Ancak, İngiltere'nin Hindistan'dan çekilmesi ıkı dinsel toplum arasında iç mücadelelere sebep olduysa da 1947'den sonra Hindistan ve Pakistan kendi yönetimlerine kavuştular. Daha sonra Seylan ve Burma'dan da çekilen İngilizler, Malaya'da bir süre daha kaldılar. Bağımsızlık olaylarını diğer bölge ve kıtalardaki ülkeler de takip etti.
  • 1957 yılında bağımsızlığını ilk defa elde eden Afrika ülkesi Gana oldu.
  • Hollandalılar 1949'da Endonezya'yı; Fransızlar'da Suriye, Vietnam ve Cezayir'i terketmek zorunda kaldılar. Ancak, Cezayir, yedi yıl süren bir iç savaş sonunda ve De Gaulle'iin de desteğiyle 1962 yılında bağımsızlığını resmen kazandı.
  • Güneydoğu Asya'da Fransız egemenliğindeki Çin Hindi ülkesi; Vietnam'a, Kampuçya'ya ve Laos'a bölününce, eski siyasal ve kültürel farklılıklar tekrar ortaya çıktı.
  • Kısacası, bağımsızlık, demokrasi ve liberal kurumları getirmeye yeterli olmadı.
  • Hatta bu ülkelerde daha çok tek parti düzeni ve diktatörlükler egemen olmaya başladı.
  • 1949 yılında Cumhurbaşkanı Truman, dünyanın yeni gelişmekte olan ülkelerine Birleşik Devletler'in teknik ve mali yardımını sağlamak için "Dört Nokta Programı"nı öne sürdü. Bu program uyarınca tarım, eğitim, sağlık, iskan ve benzeri konularda Amerikalı uzmanlar Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde yardım ve tavsiye çalışmalarına başladılar. Bu kıt'alarda bir çok yeni ülke ortaya çıkarken, savaşla harap olmuş pek çok Avrupa ülkesi de büyük ekonomik sıkıntılar içinde bulunmaktaydı. Haziran 1947'de Harward Üniversitesinde bir konuşma yapan A. B. D. 'leri Dışişleri Bakanı George Marshall, Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önerdi.

Marshall Planı;

  • Buna katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinasını öngörüyordu. Türkiye dahil 16 Avrupa ülkesinin üyeleri 22 Eylül'de Amerika'ya sunulmak üzere bir Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı hazırladılar. Bu program üzerine Amerika 3 Nisan 1948'de Dış Yardım Kanunu'nu çıkardı. Amerika bu kanuna dayanarak daha ilk yılında 16'lara (İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka ve İsveç) 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Bu yardım müteakip yıllarda 12 milyar dolara ulaştı. Marshsall planı, Sovyetler ve peyklerine de açık olmakla birlikte, Doğu Bloku üyeleri buna katılmak istemediler.
  • Marshall yardımları sonucunda ve üç yıllık bir süre içinde Avrupa'daki sanayi üretimi savaş öncesine oranla % 25, tarımsal üretim ise % 14'lük bir artış gösterdi. Dış Yardım Kanununun çıkması üzerine 16 Avrupa ülkesi, 16 Nisan 1948'de Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı'nı kurdular. Marshall Planına karşılık Sovyetler’ de peykleri arasındaki ekonomik ilişkileri ve işbirliğini sıklaştırmak için Sovyet Dışişleri Bakanı'nın ismine atfen Molotof Planı adını verdikleri ikili ticaret sistemini kurdular. Zira, Çekoslovakya başta olmak üzere bazı peyk ülkeler Marshall Planı'na katılmak için büyük istek göstermişlerdi. 1948 Şubat'ındaki Çekoslovak darbesinde bunun büyük rolü vardır.
  • Bu adımlarla ABD kendi bloğunu genişleterek oluşturmuştur. Oluşan bu blok Batı Blok’u olarak yerini alacaktır.

 

3-Bağlantısızlar Harekatı

  • Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri ise, sömürgeciliğin tasviyesi idi. Asya ve Afrıka'daki sömürgelerin hemen hepsi günümüze kadar gecen sürede bağımsızlıklarını kazandılar. 1956'larda Afrika'da bakımsız devlet sayısı 6 iken günümüzde bunların sayısı 50'ye ulaştı. Sömürgelerin bağımsızlıklarım kazanmaları uluslararası politikaya Üçüncü Blok, Üçüncü Dünya veya Bağlantısızlar Bloku denen yeni bir kuvvetin girmesini sağladı.
  • Bağlantısızlar hareketi ilk olarak 1955 Nisan’ında Endonezya’nın Bandung şehrinde toplanan Asya-Afrika Konferansında ortaya çıktı.

Konferans’ın amacı;

  • Yeni bağımsız olan Afrika ve Asya ülkelerinin, ABD ve SSCB gibi iki büyük nükleer güç karşısında varlıklarını korumak için bir birlik ve dayanışma sağlamaktı.
  • Bağlantısızlık; hiçbir bloka veya askeri ittifaka bağlı olmama hareketidir. Bu hareketin ilk teşkilatlanması 1961 Yılı’nda Yugoslavya lideri Tito ile Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın girişimleri ile olmuştur. Bu iki liderin teşebbüsleri ile, Eylül 1961’de Belgrat’ta 25 tarafsız ülkenin katılması ile bir konferans toplandı. Bu konferanstan 25 maddelik bir deklarasyon ile Amerika ve Rusya’ya bir barış çağrısı çıktı.

Bu hareketin ortaya çıkmasında:

  • Bağımsızlığını yeni kazanan devletlerin zayıflığı ve güçsüz olması, dünya dengesinde rol oynayan ve nükleer güce sahip olan iki süper güce karşı koymalarının mümkün olmamasıdır.
  • Diğer taraftan bu güçlerden birine bağlanmayı da birine boyun eğmek olarak gördüler. Bir diğer sebep de iki süper gücün birinin ekonomik sistemi kapitalizm, diğerinin ise hem ekonomik hem de siyasi felsefesi komünizmdi. Her iki blok da birbirine zıt iki ayrı yaşama sisteminin temsilcileri idi. Bundan dolayı bu yeni devletlere bu sistemlerden birini seçmek mantıklı gelmediği için, yeni bir yol seçtiler.
  • Bağlantısızlar Grubu içerisinde, bilhassa Afrika’daki ülkelerin peş peşe askeri darbelerle uğraşmaları da etkilerini azaltmıştır.
  • Bağlantısızlar;1962 Belgrad Konferansı’ndan sonra,8 Eylül 1970’de Zambia Konferansı’nda toplandılar. Daha sonra çeşitli tarih ve yerlerde toplandılar.1986’da Harare’de toplandı.
  • Sovyet Bloğunun dağılmasıyla Bağlantısızlık Hareketi de önemini kaybetmiştir.

 

SOĞUK SAVAŞ’A YOL AÇAN GELİŞMELER

 

YÜZDELER ANTLAŞMASI (1944)

ä  Yüzdeler Anlaşması ya da Churchill-Stalin oranlar uzlaşısı, II. Dünya Savaşı sonrasında Güneydoğu Avrupa'nın nüfuz bölgelerine göre nasıl pay edileceğini belirleyen antlaşmadır.

ä  9 Ekim 1944'de iki lider Moskova Konferansı'nda toplanır ve Winston Churchill, Romanya'nın %90'ı ve Bulgaristan'ın %75'ini Sovyetler'e vermeyi; Yunanistan'ının %90'ınını Birleşik Krallık'a almayı ve Yugoslavya ile Macaristan'ı yarı yarıya paylaşmayı önerir. Önerisi Joseph Stalin'e tercüme edilirken, resimde kopyası bulunan bir kağıda paylaşım oranlarını yazar.

Tercümeden sonra Churchill: "Milyonların kaderini belirleyecek bu tür konuları ayak üstü fasletmemiz gelecekte ziyadesiyle menfi karşılanmaz mı, kağıdı yakalım." der ama Stalin "Hayır, sende kalsın." diyerek cevap verir.

ä  İki ülkenin dış işleri bakanları 10 ve 11 Ekim'de paylaşım üzerinde karara varır. Buna göre Sovyetlerin Bulgaristan ve Macaristan'daki oranı %80 olarak değiştirilirken diğer ülkelere dokunulmaz.

ä  Stalin, Yunanistan için verdiği sözde durarak, iç savaş halindeki Yunan komünistlerine destek çıkmazken Britanya ve Amerika devletlerinin yardımını temin eden Yunan hükümeti iç savaştan galip ayrılır. Daha sonra Churchill bu gerçeği bir gazeteye verdiği demeçte de ifade edecektir.

 

BERLİN BUHRANI

  • 1958 yılında Sovyet isteklerini içeren nota ile başlayan Berlin, Almanya ve dünyanın doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmasıyla sonuçlanan krizdir. 1945 Haziran'ında Sovyetler Almanya'ya girmiştir. Müttefikler savaş sonrası Almanya'nın genelinde olduğu gibi Berlin'i de yönetim bölgelerine ayırdılar.
  • Sovyetler Birliği kendi egemenlik alanı olan doğuda Komünist Demokratik Almanya Devleti'ni kurdu.
  • Bu bölgede fabrikalar, bankalar, büyük toprak alanları devletleştirildi. Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki ulaşım Doğulular tarafından Batılıların etkinliğini kırmak amacıyla engellendi. Batı Berlin elektriksiz bırakıldı.

Berlin Buhranı'nın Çıkış Sebepleri;

`  ABD, İngiltere ve Fransa'nın Batı Berlin'de bulunmasını politik ve stratejik çıkarlarına aykırı bulması

`  Baskı altındaki Doğu Berlin'den; demokratik yönetim tarzı ve ekonomik yaşam tarzı ile bilinen Batı Berlin'e doğru bir kaçışın olmasından rahatsız olması gibi sebeplerden dolayı 27 Kasım 1958'de, Berlin'de işgal devleti olarak yetki ve sorumlulukları bulunan Amerika, İngiltere ve Fransa'ya birer nota verdi.

Sovyet Rusya bu nota ile,

  • Batı Berlin'in altı ay içerisinde boşaltılmasını
  • Batı Berlin'in boşaltılmaması halinde Doğu Berlin üzerindeki bütün yetki ve sorumluluklarını Doğu Alman Hükümeti'ne devredeceğini ve bunun sonucunda Batı Berlin'in işgal yetki ve sorumluluklarını elinde bulunduran devletlerin Doğu Almanya'yı tanımak zorunda kalacağını
  • Berlin şehrinin Birleşmiş Milletlerin gözetimi altında "serbest şehir" olması gerektiğini savundu.
  • NATO, bir nota ile masaya oturmayacağını beyan etti. Ardından büyük devletler arasında görüşmeler başladı. Bir ara yapılan görüşmelerde Sovyetler yumuşasa da Batılılara ve ABD'ye istediklerini yaptıramayacağını, daha da ileri gidemeyeceklerini anlayınca 13 Ağustos 1961'de Berlin Duvarı'nı inşa etmeye başladılar.

Berlin Buhranı'nın Sonuçları

`  Almanya'nın bütünlüğünün tekrar kurulamayacağı anlaşıldı.

`  Sovyetler 1948'de Doğu Berlin'de komünistlere ayrı bir belediye kurdurdu. Böylece Berlin ikiye ayrıldı.

`  Batı Almanya'daki işgal bölgelerini birleştiren İngiltere, Fransa, ABD, 23 Mayıs 1949'da Federal Alman Cumhuriyeti'ni kurdu.

`  Federal Alman Cumhuriyeti'ne karşılık olarak Sovyetler de kendi işgal bölgelerinde Ekim 1949'da Demokratik Alman Cumhuriyeti'ni kurdu.

`  Batılılarla Sovyet Rusya arasında işbirliği yapılamayacağı ve dünyanın iki bloka ayrıldığı kesinleşti.

Batıya geçişi engellemeye çalışan UTANÇ DUVARI 9 Kasım 1989'da yıkıldı.

 

NÜKLEER SİLAH DENETİMİNDE ANLAŞMAZLIK

II.Dünya savaşından sonra ABD Baruch Planı’yla atom enerjisinin geliştirilmesi ve kullanımının tüm aşamalarını denetleyecek olan bir uluslararası Atom Geliştirme Kuruluşu’nun oluşumu kararlaştırmıştır.

Baruch Planı’na göre ;

  • İhlallere karşı bu kuruluşa sınırsız denetleme yetkisinin tanınması
  • Atom silahının yapımıyla ilgili her türlü ihlalin en sert biçimde cezalandırılması
  • Kuruluş tam denetim kurduktan sonra atom silahının yapımının yasaklanması ve mevcut atom stoklarının yok edilmesini istemiştir.
  • Bununla beraber anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasını engellenmemesi için Güvenlik Konseyi’ndeki veto sisteminin değiştirilmesini istemiştir.

Önemli Uyarı: Baruch Planı, Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmemesine rağmen, daha sonra ABD tarafından nükleer silahsızlanma konferanslarında ortaya konan önerilerin temelini oluşturması açısından önemlidir.

 

 

 

SSCB’NİN KOMÜNİZM’İ YAYMA ÇABALARI

  • II.Dünya Savaşı’nın doğrultusunda Avrupa’nın doğusu ( Yugoslavya ve Arnavutluk dışında) Sovyet ordusu tarafından kurtarılmış, Fransa, İtalya ve Almanya’nın batısı ise İngiliz ve ABD ordularının denetimi altında kalmıştır.
  • Böylece siyasal iktidarı ele geçirebilecek güçlü komünist partilerin bulunduğu Fransa ve İtalya’da bu partiler iktidardan uzak tutulabilmişken, savaşı izleyen ilk 3 yıl içinde Sovyetler Birliği’nin etki alanı içinde kalan sekiz ülkede (Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya) Marksist-Leninist partiler siyasal iktidarı ele geçirmişlerdir.
  • Komünist partisinin büyük ölçüde oy alabildiği Çekoslovakya ve işgalden kurtuluşlarını Sovyet ordularına borçlu olmayan, Yugoslavya ve Arnavutluk dışında, komünist hareketin zayıf olduğu bu ülkelerde, sosyalist rejimlerin kuruluşunda Sovyet askeri varlığı önemli pay sahibi olmuştur.
  • Savaşın yarattığı güç dengesi ve savaştan hemen sonra Sovyetler Birliği ile Batılı güçler arasında gerginleşen ilişkiler, yani soğuk savaş, Yugoslavya ve Arnavutluk dışında bu ülkelerin sürekli olarak Sovyetler Birliği’nin yörüngesinde kalmasına yol açmıştır.

 

Avrupa Dışında Komünizm’in Yayılması

 

Küba Devrimi

  • 26 Temmuz 1953 Moncada Kışlası isyanıyla başlar, 1 Ocak 1959’da Batista’nın kovulması ve Santa Clara, Santiago de Cuba şehirlerinin Fidel Castro, Che Guevara, Raul Castro liderliğindeki isyancılar tarafından ele geçirilmesiyle son bulur.
  • Küba uzun yıllar diktatörler tarafından yönetilmişti. Batista diktatörlüğüne karşı başlattığı mücadeleyi başarıyla sonlandıran Fidel Castro, kendi hükûmetini kurarak başbakan olmuştu (1959). Castro, kendine iki kutup arasında bir yer edinmek istiyordu. Fakat ABD’nin Castro’yu iktidardan uzaklaştırmak istemesi ilişkilerin bozulmasına ve Küba ile SSCB’nin yakınlaşmasına neden oldu. Ülkedeki özel işletmeleri kamulaştıran Castro, sosyalist bir yönetim kurdu.

 

Çin Devrimi

  • 1934’te komünist devrimi amaçlayan Mao-Tse-Dung’un kuvvetleriyle milliyetçi Çay Kay Şek arasında başlayan ve II.Dünya Savaşı’nı da kapsayan iç savaş, Mao Tse Dung 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmesiyle sonuçlanmıştır.
  • Çin’de komünizmin kurulması SSCB’nin Asya’da büyük bir müttefike kavuşmasını sağlamıştır.

 

Kuzey Kore Devrimi

  • Kore, 1945’te Yalta Konferansı’nda alınan kararla iki işgal bölgesine ayrılmıştı: Rusya Kuzey Kore’yi; Amerika da Güney Kore’yi işgal edecekti. Potsdam Konferansı’nda 38. enlem, iki bölgeyi ayıran sınır olarak kabul edildi. Aralık 1945’te Moskova’da buluşan dört büyükler (ABD, SSCB, Çin ve İngiltere) Kore için demokratik bir hükûmet tasarısı hazırlama kararı aldılar. Fakat bir taraftan Amerika ile SSCB arasındaki müzakereler, diğer yandan Birleşmiş Milletlerin çabaları iki Kore’nin birleşmesini sağlayamadı. Bunun üzerine ABD, 10 Mayıs 1948’de Güney Kore’de seçimler düzenledi ve bunun sonucunda Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu. SSCB de Kuzey Kore’de 1948 Ağustosunda bir seçim düzenledi ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948’de Kore Halk Cumhuriyeti’ni kurdular. Böylece SSCB kontrolünde Kuzey Kore’de komünist yönetim kurulmuş oldu.
  •  

 

 

 

 

COMİNFORM (5 Ekim 1947)

  • Stalin, 5 Ekim 1947’de “Amerikan emperyalizminin bir aleti” olarak tanımladığı Marshall Planı’na karşıt bir girişim olarak; SSCB, Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa, İtalya komünist partileri liderlerini bir araya getiren Cominform’u kurmuştur.
  • Cominform, görünüşte Marshall Planı’nın amacına yönelik bir adım olarak görülmüşse de, gerçekteki amacı, dünya ve özellikle Avrupa Komünist hareketinin koordinasyonu ve Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ertesinde yürürlükten kaldırılan III.Enternasyonel’in işlevlerini üstlenmekteydi.

 

COMECON ( Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi – 25 Ocak 1949)

  • Sosyalist ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve dayanışma amacıyla kurulan ve Batı’da COMECON olarak adlandırılan uluslararası örgüttür.
  • 5-8 Ocak 1949’da Moskova’da yapılan görüşmelerden sonra kurulan Comecon’un merkezi Moskova’dadır.

Örgütün temel amaçları;

  • Ekonomik gelişme için uzmanlaşma ve işbirliğine dayalı planlar hazırlamak
  • Hammaddelerin üretim ve dağıtımını yönlendirmek
  • Üye ülkeler arasında ve öbür ülkelerle ticareti geliştirmek için ortak girişimde bulunmak
  • Bilimsel ve teknik araştırmalarla işbirliği yapmaktır.

Üyeleri ve ortakları:

  • Sovyetler Birliği, Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya (kurucu üyeleri)
  • Demokratik Almanya (1950’de örgüte katıldı)
  • Arnavutluk (Şubat 1949’da örgüte katıldı, 1961’de örgütten çekildi.)
  • Moğolistan (1962’de üye oldu)
  • Küba (1972’de üye oldu)
  • Vietnam (1978’de üye oldu)
  • Yugoslavya ( Örgüte kısıtlı olarak katıldı)
  • Laos, Finlandiya, Güney Yemen, Afganistan, Irak, Angola, Mozambik, Etiyopya, Meksika, Nikaragua COMECON ile işbirliği antlaşması yaptılar.

 

Varşova Paktı (14 Mayıs 1955)

  • 14 Mayıs 1955’te SSCB, Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Demokratik Almanya ve 1968’de pakttan çekilen Arnavutluk tarafından kurulmuştur.

Kurulma amacı: NATO saldırısına karşı Doğu Avrupa ülkelerini savunmaktır.

  • Varşova Paktı, Londra ve Paris Antlaşmaları ile Federal Almanya’nın NATO’ya girmesi ve NATO’ya bağlı olarak Batı Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla Avrupa’da doğan ve giderek artan savaş tehlikesine karşı biçimlendi.
  • Pakt kurucularına göre bu gelişmeler, barışsever devletlerin güvenliği bakımından bir tehdit oluşturuyor ve savunma sağlayıcı karşı önlemlerin alınmasını gerektiriyordu.
  • Varşova Paktının kuruluşunu izleyen süreçte, SSCB ile üye ülkeler arasında zincirleme bir biçimde ikili yardım anlaşmaları imzalandı.
  • SSCB aynı zamanda Polonya, Macaristan, Romanya ve Demokratik Almanya ile 1956 Aralık-1957 Mayıs döneminde bir dizi kuvvet statüsü antlaşması imzaladı. Aynı tür bir antlaşma, Çekoslovakya ile 1968’de imzalandı. Anlaşmada uluslararası ilişkilerde tehdit ve kuvvete başvurma kınanarak, üyelerin bunu önlemek konusunda gerekli tüm çabayı gösterecekleri belirtilmişti.

Varşova Paktı’nın özellikleri;

  • Üyelerin ortak çıkarlarını ilgilendiren tüm sorunlarda birbirlerine danışacaklardır.
  • Avrupa’da silahlı bir saldırı durumunda üyelerin tek tek ya da ortak bir biçimde kendilerini savunacaklardır.
  • Birleşik komutanlık kurulacaktır.
  • Siyasal Danışma Komitesi kurulacaktır.
  • Üyeler bu anlaşmanın amaçlarıyla uyuşmayan herhangi bir uluslararası bağlantıya girmeyecekler ve girişimde bulunmayacaklardır.
  • Taraflar birbirleriyle ekonomik ve kültürek ilişkilerinde daha ileri boyutlarda bir dostluk ruhu içinde davranacaklardır.
  • Bu sözleşmenin toplumsal ve siyasal sistemleri gözönüne alınmaksızın öteki tüm devletlere açıktır.
  • Antlaşma 20 yıl geçerli olacaktır. sürenin bitiminden bir yıl önce, anlaşmayı sona erdirme isteğinin belirtilmemesi durumunda, anlaşma 10 yıl daha uzayacaktır.
  • Varşova Paktı’nın en yüksek siyasal organı Siyasal Danışma Komitesi’dir.

 

Sosyalist Blokta Sarsıntılar

 

Yugoslavya’nın Cominform’dan Çıkarılması

  • Yugoslavya, Doğu Bloku’na dâhil olmakla beraber, 1945 yılından beri bazı konularda SSCB ile anlaşmazlık içindeydi. Bu durumun nedenleri arasında SSCB’nin diğer uydu devletlerde olduğu gibi Yugoslavya’yı da tam denetimi altına almak istemesi ve Yugoslav lideri Tito’nun buna yanaşmaması, Tito’nun Moskova’yla iyi ilişkiler içinde olmakla beraber Balkanlarda liderliği üstlenmek istemesi ve SSCB’nin buna karşı çıkması ve iki devlet arasındaki ideolojik görüş ayrılıkları gösterilebilir. Bu gelişmeler sonucunda iki devletin arası açıldı ve SSCB’nin direktifleri sonucunda Yugoslavya, 28 Haziran 1948’de, Cominform’dan çıkarıldı.
  • Tito’nun bu hareketi, milletlerarası komünizm hareketinde ilk milli komünizm çabası olarak kabul edilir.
  • Yugoslavya, komşusu olan diğer Doğu Bloku devletleri tarafından tehdit edilince 1953’te Balkan Paktı’na girdi. Bu durumdan yararlanmak isteyen ABD, Yugoslavya’yı Batı Bloku’na çekmek için, bu ülkeye askerî ve ekonomik yardıma başladı. SSCB-Yugoslavya ilişkileri ancak 1955’ten itibaren düzelmeye başladı. Bununla beraber Yugoslavya, bu tarihlerden itibaren daha çok Asya ve Afrika ülkeleriyle, Bağlantısızlar Bloku’nun öncülüğünü yapacak bir dış politika izlemeye başladı.

 

 

Çin-SSCB Anlaşmazlığı

  • Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949’da kurulması, güçler dengesini etkilemiştir. Yeni yönetim, SSCB ile ilişkilerini güçlendirmeye yönelik politika izlemeye başladı. 1950’de imzalanan dostluk anlaşmasından sonra aynı yıl başlayan Kore Savaşı bu yakınlaşmayı daha güçlendirdi. Buna karşılık ABD yeni Çin yönetimini tanımadı ve bu ülkeye ticari ambargo uygulamaya başladı. Daha sonra Pekin hükûmeti, Birleşmiş Milletler (BM) Teşkilatından çıkarılarak yerine Tayvan hükûmeti alındı. Bu gelişmelerin de etkisiyle 1953 yılına gelindiğinde Çin-Rus dostluğu en üst seviyeye ulaştı.
  • Zamanla büyük bir güç hâline gelen Çin Halk Cumhuriyeti, SSCB’den bağımsız bir politika gütmeye başladı. SSCB-Batı ilişkilerinde başlayan yumuşama, Çin’in yalnız kalmasına ve dayanışmanın bozulmasına neden oldu. SSCB-Çin arasında 1960’tan itibaren artan anlaşmazlığın nedenleri arasında iki ülke arasındaki liderlik iddiası, tarafsız ülkelerde nüfuz rekabeti, Batılı devletlerle ilişkilerin şekli, Doğu Türkistan, Moğolistan gibi sınır bölgeleri sorunu, SSCB’nin Çin’e yapacağı ekonomik yardımın miktarı ve zamanı gösterilebilir. Çin, 1965-1966’daki Kültür İhtilali’nden sonra çok yönlü dış politika izleyerek Amerika ile ilişkilerini düzeltmiş, BM’ye tekrar üye olmuştur. Bu gelişmeler Doğu Bloku’nun güç kaybetmesine yol açmıştır.

 

Macaristan’da Tepkiler

  • Stalin’in ölümünden sonra Doğu Bloku’nda ayaklanmalar hızla yayılmaya başlamış, Doğu Berlin den sonra Macaristan’daki fabrika işçileri ekonomik şartlardan dolayı Haziran 1953’te ayaklanmışlardı. Bunun üzerine SSCB, İmre Nagi (Naj)’yi yeni başbakan olarak atadı. Nagi, siyasi baskıları azaltarak reformlar yaptı. Nagi’nin komünist sistemi yumuşatmaya yönelik politikaları SSCB tarafından tepkiyle karşılandı ve Nagi görevden alındı.
  • Alınan tedbirlere rağmen Nagi Dönemi’nde temelleri atılan adımlar, Macarlar arasında değişim isteğini güçlendirmiş bulunuyordu. 23 Ekim 1956’da Budapeşte’de yapılan gösterilere yaklaşık 200.000 kişi katılmıştı.
  • Polisin kalabalığa ateş açmasıyla barışçı gösteriler bir anda ayaklanmaya dönüştü. Halk, silahlanmaya başladı. Ülkenin hemen her kentinde millî ihtilal komiteleri kurulmuştu. Yeniden iktidara gelen Nagi’nin üst üste verdiği ödünler, ayaklanmayı durdurmaya yetmedi. SSCB, 30 Ekim’de birliklerinin Macaristan’dan çekileceğini deklare etmesine rağmen 31 Ekim’de Budapeşte’yi kuşattı. Nagi, 1 Kasım’da Varşova Paktı’ndan ayrılma kararını açıklayarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla büyük devletlerin korumasını istedi. Bu gelişme üzerine SSCB birlikleri Budapeşte’yi işgal etti. Kısa sürede silahlı direniş bastırıldı. İşçilerin başlattığı genel grevin sona erdirilmesi ise birkaç haftayı aldı. Düzenin sağlanmasından sonra geniş çaplı tutuklamalara girişildi.
  • Macar Millî Ayaklanması’nda Arnavutluk, Çekoslovakya, Bulgaristan SSCB’yi desteklemiş, Çin ise ayaklanmacıların haklı olduğunu savunmuştur.

 

 

 

 

Çekoslovakya’da Tepkiler

  • II. Dünya Savaşı’ndan önce Çekoslovakya’da “sosyal demokrasi” anlayışı hâkimdi. Çekoslovak toplumu; liberal, milliyetçi, demokrat vb. farklı düşünceden insanlardan oluşuyordu.
  • Çekoslovakya, savaştan sonra SSCB’nin etkisinde kalarak Varşova Paktı’na girdi. 1953 yılı baharında Doğu Bloku’nda görülen ağır ekonomik şartlar Çekoslovakya’da da kendini gösterdi. Mevcut hükûmetin 30 Mayıs 1953’te enflasyonu düşürmeye yönelik yayınladığı kararlar halk tarafından tepkiyle karşılanmış, bazı şehirlerdeki fabrika işçileri “hür seçim” sloganlarıyla ayaklanarak mevcut yönetimi ve SSCB’yi protesto etmişlerdi. SSCB’nin de desteğini alan Çekoslovak Komünist Partisi yönetimi, sert tedbirlerle ayaklanmaları bastırmıştı.
  • Çekoslovakya’da 1967’de Aleksander Dubcek liderliğinde “insancıl komünizm” hareketi başladı. Bu hareketin amacı, Çekoslovakya’da insan hürriyetini esas alan bir komünist sistem uygulamaktı. 1968’de yayınlanan “harekât programı” sosyalizmin demokrasi ilkeleri ile birleştirilerek yeni bir siyasi sistemin oluşturulması amacındaydı. Tek partili sosyalist devlet yönetimine karşı olan inkılapçı nitelikteki bu hareket ile toplanma ve dernek, düşünce ve ifade, inanç ve kanaat gibi insanın temel hak ve hürriyetlerinin sağlanması gerektiği vurgulandı. Çekoslovakya’nın şartlarına uygun sosyalist demokratik modelin kurulması ve serbest seçimlerin yapılması da ifade edildi.
  • SSCB, Varşova Paktı üyelerinin desteğini de alarak Çekoslovakya’daki “insancıl komünizm” hareketini ikili görüşmeler ve baskı yoluyla engellemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Gelişmeler üzerine “Varşova Paktı ordusu21 Ağustos 1968’de Çekoslovakya’yı işgale başladı. Çeklerin “insancıl komünizm” hareketi başarısızlıkla sonuçlandı.
  • Dubcek ve arkadaşları görevden alındı. Böylece “Prag Baharı” diye adlandırılan “İnsancıl Komünizm Hareketi” sona erdi. Bu işgal, birçok komünist devlet, parti ve bireyin Sovyetler Birliği’ni eleştirmesine ve ona karşı tavır almasına neden oldu. Türkiye’de de bazı sosyalist aydınlar ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) lideri Mehmet Ali Aybar bu işgale karşı çıktı.

 

 

 

BATI BLOKU’NUN KURULMASI

  • II. Dünya Savaşı dünyadaki dengelerde büyük bir değişime neden olmuştu. Uluslararası politikada daha önce aktif rol üstlenen devletlerin savaştan yıpranarak çıkması, Avrupa ve dünya siyasetinde boşluk meydana getirmişti.
  • SSCB’nin yayılmacı politika izlemesi, Türkiye’den toprak ve üs istemesi, Yunan iç savaşı, İngiltere’yi endişeye düşürdü. İngiltere’nin ekonomik nedenlerden dolayı bu bölgedeki askerlerini çekeceğini belirtmesi ve SSCB yayılmasını ancak ABD’nin engelleyebileceği yönündeki telkinleri, kabuğuna çekilmeyi düşünen ABD’nin Batı’nın liderliğini üstlenmesi için açık bir davetti. Bu davet ABD’yi aktif politika izlemeye sevk etmişti. ABD, 1946’dan sonra SSCB yayılmasına karşı Doğu Bloku’nu kuşatmaya yönelik bir “çevreleme politikası” izlemeye başladı. Bu doğrultuda Truman Doktrini ve Marshall Planı uygulamaya konulmuş, paktlar kurulmuş, askerî anlaşmalar imzalanmıştır. Tüm bu gelişmeler Batı Blokunun oluşmasında önemli tarihsel adımlar olmuştur.

 

 

Rektör Uyarıyor

ÇEVRELEME POLİTİKASI

d  Çevreleme Politikası 1946 ABD’nin Soğuk savaş döneminde Sovyetlerin yayılmacı politikasına karşı izlediği ekonomik, askeri, diplomatik unsurlar içeren dış politikasıdır.(Rusya’yı çevreleme politikası)

d  Rusya’nın yayılmacılığına ve komünizmin dünyaya yayılmasını engelleyebilmek adına Rusyanın çevrelenmesi politikasıdır. Spykman iç hilal Stratejisi(Doğudan gelen çevreleme politikasına verilen isim)

d  Bu iç hilal stratejisinde Türkiye,İran-Irak,Doğu Sibirya,Çin-Kore,Pakistan-Hindistan gibi ülkeler yer alır.

 

 

 

TRUMAN DOKTRİNİ (1947)

ý  İngiltere’nin verdiği memorandum (muhtıra) çerçevesinde ABD Başkanı Truman tarafından Sovyet Rusya tehdidine karşı 1947’de hazırlanmış olan bir plandır.

ý  Almanya'nın çöküşü, II. Dünya Savaşı boyunca bastırılmış düşmanlıkları tekrar su yüzüne çıkardı. Almanya'ya karşı Sovyetler ile ittifak kurmuş olan Amerika ve İngiltere, Bolşevik Devrimi'nin ilk günlerinden beri komünizme düşman idiler. Hatta başta İngiltere olmak üzere İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı bittikten sonra Bolşeviklerle mücadele eden Çarlık yanlısı Rusları desteklemiş ve bu amaçla Vladivostok, Murmansk ve Archangelsk limanlarına asker çıkarmışlardı.

ý  Amerika'nın Japonya'ya attığı atom bombaları Japonya'nın teslimiyetini sağlarken aynı zamanda Amerika'nın askeri üstünlüğünü de vurguladı. Bu iki saldırıyı Sovyetler'e yönelmiş bir tehdit olarak algılayan Stalin, Batı ile arasında kendisine bağlı uydu devletler kurarak bir “tampon bölge” oluşturmak istiyordu. Bu ilke Sovyetler'in savaş sonrasında Doğu Avrupa politikasının temelini oluşturmuştur.

ý  Bu amaçla Sovyetler'in komünist ideolojiyi yaymaya çalışması ve Doğu Avrupa'da komünist uydu-devletler kurmaya başlaması Amerika'da büyük korkuya yol açmıştı. Bu sebeple 1947 yılından başlayarak Amerika dış politikasının esası komünizm ile mücadele olmuştur.

Hızlandırıcı nedenler

ý  Truman Doktrini’ni hızlandıran başlıca neden, Sovyetler’in güneye doğru yayılmasıdır. Yunanistan’da komünist gerillalarla zayıf merkezi hükümet arasında başlayan iç savaş, Truman Doktrini’nin ilan edilmesini hızlandırmıştır.

ý  Başkan Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de kendi adıyla anılacak bu doktrini açıkladı. Truman’a göre ABD, komünizm ile silahlı mücadele veren ve komünist ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapmalıydı (Burada kastedilen ülkeler Yunanistan ve Türkiye’dir. Bu amaçla Kongre’den 400 milyon dolar kullanma izni istedi. Kongre’nin 22 Mayıs’ta bu isteğini kabul etmesi üzerine Türkiye’ye 100 milyon, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapıldı.

Sonuçları

ý  Sovyetler Birliği lideri Stalin'in Türkiye'den Kars, Artvin ve Ardahan'ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, Milli Şef de ABD'den askeri destek istemişti. Bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye'de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesi ile Milli Şeflik, "5 yıllık kalkınma planları" ve Köy Enstitülerileri gibi Sovyetler'den esinlenmiş uygulamaların kaldırılmasını talep etti.

ý  Truman Doktrini’nin Yunanistan açısından en önemli sonucu ise, Yunan İç Savaşı’nın seyirini değiştirip, merkezi hükümetin komünistleri yenmesini sağlamış olmasıdır. Böylece Soğuk Savaş’taki ilk silahlı mücadelelerin birinden Batı Bloğu galip çıkmış oluyordu.

ý  Truman Doktrini, kendisinden sonra gelecek olan Marshall Planı’na öncülük etmiş ve doktrinin başarısı Marshall Planı’nın hazırlayıcısı olmuştur.

Sembolik sonuçları;

ý  Truman Doktrini ile ABD, geleneksel dış politikasını değiştiriyor ve I. Dünya Savaşı sonundaki tutumunun aksine dünya siyasetinde aktif bir rol üstleniyordu.

ý  Truman Doktrini, ABD’nin Monroe (Yalnızlık) Doktrini’ni terk edip “komünizm tehdidi” altındaki devletlere malî ve askerî yardım yapmasını kapsamaktadır. Nitekim ABD bu doktrin ile SSCB’ye karşı aktif bir dış politika izlemiştir.

ý  Bu doktrin çerçevesinde Türkiye’ye 100 milyon dolar, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapılmıştır.

 

Rektör Uyarıyor

YUNAN İÇ SAVAŞI

X  Yunanistan İç Savaşı, 1944-1948 yılları arasında Yunanistan'ı siyasi istikrarsızlık içine iten, etkileri 1955 yılına kadar hissedilen ve temelde sağ-sol mücadelesi olan savaştır.

X  Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazandıktan sonra Yunanistan’da anayasal monarşi kuruldu ve bu ülke II. Dünya Savaşı’na kadar sürekli bir devrim ve karşı devrim süreci içine girdi.

X  1924-1935 yılları arasında Yunanistan cumhuriyet rejimi ile yönetildi. Karışıklıkların giderilememesi üzerine 1935 yılında bir plebisit yapıldı ve Yunanistan’da yeniden anayasal monarşi kuruldu.

X  1936 yılında Yunan Kralı, İoannis Metaksas’ı başbakanlığa getirdi. Metaxas başbakanlığa gelir gelmez parlamentoyu feshetti ve 1938’de ömür boyu başbakan ilan edildi. Metaxas 1941’deki ölümüne kadar ülkeyi faşist özellikler gösteren bir diktatörlükle yönetti. Metaxas kendi yönetimine (Klasik Yunan ve Bizans’tan sonra) “Üçüncü Uygarlık” adını vermiş; koyu bir kralcı olarak basını susturmuş, muhalifleri sürgüne göndermiş ve tam bir baskı yönetimi kurmuşsa da belli bazı reform hareketleri de gerçekleştirmiş ve ülkenin savunmasını güçlendirmiştir.

X  II. Dünya Savaşı sırasında önce İtalya ardından da Almanya’nın işgaline uğrayan Yunanistan’da Kral Londra’ya Hükûmet ise Kahire’ye sığındı. Yunanlı yurtseverler II. Dünya Savaşı içinde Alman işgaline karşı çeşitli direniş örgütleri kurdular. Bunlar arasında öne çıkan “Ulusal Kurtuluş Ordusu” (ELAS) sol, “Hür Demokratik Yunan Ordusu” (EDES) ise sağ eğilimliydi. Bu iki örgüt Alman işgal ordusuna karşı etkili bir mücadele içine girdi.

 

MARSHALL PLANI (1948)

ý  İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir yardım programıdır.

ý  Marshall Planı’na göre, Avrupa ülkeleri her şeyden önce kendi aralarında bir ekonomik iş birliğine girişmeli, iş birliği sonunda ekonomik açık ortaya çıktığında ABD, bu açığın kapatılması için yardım etmeliydi. Plan, her Avrupa ülkesine Amerikan malı malzeme ve makine yardımını kapsıyordu.

ý  16 Avrupa ülkesinin üyeleri Türkiye dâhil, 22 Eylül’de Amerika’ya sunulmak üzere bir “Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı” hazırladılar. Bu program üzerine ABD, 3 Nisan 1948’de “Dış Yardım Kanunu”nu çıkardı. Bu kanuna dayanarak daha ilk yılında 16’lara (İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka ve İsveç) 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Bu yardım ileriki yıllarda 12 milyar dolara ulaştı.

ý  Marshall Planı, SSCB ve onun uydularına da açık olmakla birlikte, Yugoslavya dışındaki Doğu Bloku üyeleri buna katılmak istemediler. Avrupa’da Marshall yardımları sonucunda üç yıllık bir süre içinde tarım ve sanayi üretimi savaş öncesine oranla büyük bir artış gösterdi. Dış Yardım Kanunu’nun çıkması üzerine 16 Avrupa ülkesi, 16 Nisan 1948’de “Avrupa Ekonomik İş Birliği Teşkilatı”nı kurdular.

ý  Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmak amacıyla bu paket hazırlanmıştır..

ý  En fazla yardım alan ülkeler İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya olmuştur.

ý  Marshall Planı, II. Dünya Savaşı sonrasında “Soğuk Savaş” döneminin başlangıcını oluşturmaktadır.

ý  Marshall Planı’na karşılık, Sovyet Rusya tarafından “Demir Perde” ülkelerine yapılan ekonomik yardım ve kalkınma programını kapsayan Molotov Planı hazırlanmış, Türkiye ise bu oluşumda yer almamıştır.

 

Rektör Uyarıyor

“Marshall Planı” na karşılık “Molotof Planı”

ABD’nin Avrupa ülkelerine yönelik ekonomik yardımı esas alan Marshall Planı’na karşılık SSCB’de Doğu Bloku’ndaki devletler arasındaki ekonomik iş birliğini ve ikili ilişkilerini geliştirmek için, “Molotof Planı”nı uygulamaya koydu. Çekoslovakya başta olmak üzere bazı uydu ülkeler “Marshall Planı”na katılmak için büyük istek göstermiştir. SSCB’nin Çekoslovakya’da tam egemenlik kurabilmek amacıyla Şubat 1948’de gerçekleştirdiği “Çekoslovak Darbesi”nde bunun büyük bir etkisi vardır.

 

 

BATI AVRUPA BİRLİĞİ (1948)

i  Batı Avrupa Birliği ya da kısaca BAB yarı etkin bir Avrupa güvenlik ve savunma örgütüdür. 17 Mart 1948 tarihinde imzalanan Brüksel Antlaşması'yla birlikte kurulmuş ve 1954 yılında İtalya ile Batı Almanya'nın katlımlarıyla büyümüştür. Batı Avrupa Birliği'nin genel merkezi Brüksel'dedir. Günümüzde başka bir uluslararası örgüt olan Avrupa Birliği ile karıştırılmamalıdır. 30 Haziran 2011 tarihinde Avrupa Birliği ile birleştirilmiştir.

i  17 Mart 1948’de Sovyet tehdidine karşı İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında kurulmuştur.

Batı Avrupa Birliği Sovyet tehdidine karşı Avrupa’da alınmış ilk askerî tedbirdir.

 

NATO (KUZEY ATLANTİK PAKTI) (4 NİSAN 1949)

±  Marshall Planı ve Truman Doktrini, SSCB’nin Orta Doğu ve Avrupa’daki yayılma faaliyetlerine karşı ABD’nin almış olduğu ilk tedbirlerdir. Çekoslovak darbesinden (Şubat 1948) sonra, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında “Batı Avrupa Birliği” (Mart 1948) adı verilen bir ittifak sistemi kurulmuştur.

±  Berlin Buhranı (Haziran 1948), Batı savunmasının örgütlenmesine hız vermişti. Ancak Batı Avrupa devletlerinin gücü SSCB’ye karşı gerekli dengeyi kurmaktan yoksundu. Bu nedenle Amerika’nın bu savunma sistemini desteklemesi gerekiyordu. Sonunda SSCB’nin tehditlerine karşılık 4 Nisan 1949’da 12 Batılı ülke (İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, İzlanda, Danimarka, Lüksemburg, Norveç, Portekiz, ABD, Kanada) arasında kısa adı ile NATO (North Atlantik Treaty Organization) olan Kuzey Atlantik İttifakını kurdu.

±  İttifak, savunma amacı yanında siyasi, ekonomik, sosyal alanlarda da iş birliğini amaçlıyordu. NATO’nun kurulmasıyla Sovyet yayılmasına karşı etkili bir set kurulmuş, Doğu Bloku’na karşı denge sağlanmış ve Batı Bloku ortaya çıkmıştır. Türkiye ve Yunanistan 1952 de, Batı Almanya 1955’te ve İspanya da 1982 yılında NATO’ya katılmıştır.

±  Türkiye’nin NATO’daki ilk daimî temsilcisi Fatin Rüştü Zorlu’dur. (1952-1954)

±  NATO'nun merkezi, örgütün Kuzey Amerika ve Avrupa'daki 28 üyesinden biri olan Belçika'nın başkenti Brüksel'de bulunmaktadır.

±  NATO, Kore Savaşı üye ülkeleri harekete geçirene ve yüksek rütbeli iki ABD'li komutanın yönlendirmesiyle birleşik bir askerî yapı kurulana kadar siyasi bir ortaklıktan ötesi değildi. Soğuk Savaş süreci, 1955'te kurulan Varşova Paktı'na üye ülkelerle çekişmelere yol açtı.

±  Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkilerin gücü üzerindeki şüpheler, bağımsız Fransız nükleer caydırıcılığına ve 1966'da Fransa'nın NATO'nun askerî kanadından çekilmesine yol açan NATO savunmasının olası bir Sovyet işgaline karşı güvenilirliğine olan şüpheler ile birlikte zaman zaman artış gösterdi.

±  1989'da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra örgüt, Yugoslavya'nın dağılması sürecinin içine çekildi ve ilk askerî müdahalelerini 1992-1995 yıllarında Bosna-Hersek'te ve daha sonra 1999'da Yugoslavya'da gerçekleştirdi. Politik olarak ise eski Varşova Paktı ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Bu ülkelerin bir kısmı 1999 veya 2004'te ittifaka katıldı.

±  Örgüte üye ülkelerin silahlı bir saldırıya uğrayan herhangi bir üye ülkeye yardım etmelerini öngören Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. maddesi NATO tarihinde ilk ve tek kez 2001'deki 11 Eylül saldırılarından sonra uygulandı. Gerçekleştirilen bu saldırıların ardından askerler, NATO liderliğindeki ISAF'in emrinde Afganistan'a konuşlandırıldı.

±  Örgüt aralarında Irak'a eğitmen yollanması, korsanlığa karşı operasyonların desteklenmesi ve 2011'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1973 sayılı kararı uyarınca Libya üzerinde uçuşa yasak bölgenin uygulanması gibi çeşitli ek rollerde yer aldı.

±  NATO üyelerini istişareler için toplantıya çağıran daha az etkili 4. madde, Türkiye tarafından 2003'te Irak Savaşı sırasında ve 2012'de Suriye İç Savaşı sırasında silahsız bir Türk F-4 keşif jetinin düşürülmesinin ve Suriye'den Türkiye'ye havan topu atılmasının ardından ve Polonya tarafından 2014'te Rusya'nın Kırım'a müdahalesinden sonra olmak üzere toplamda dört kere uygulandı.

 

AVRUPA KONSEYİ (5 MAYIS 1949)

ý  Avrupa Konseyi'nin oluşturulması fikri, İkinci Dünya Savaşı'ndan maddi ve manevi büyük kayıplarla çıkan Avrupa'da bir daha aynı trajedilerin yaşanmamasını sağlamak amacıyla ortaya atılmıştır. Avrupa'da gerginliğin ve çatışmanın gereğini güven ve işbirliğinin alması hedeflenmiştir.

ý  Bu ortamda, 5 Mayıs 1949'da 10 Avrupa ülkesi, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç Avrupa Konseyi'ni kuran anlaşmayı imzalamışlardır. Kuruluşunu izleyen yıl Türkiye ve Yunanistan Avrupa Konseyi'ne kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır.

Amaçları

- İnsan hakları, çoğulcu demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerini korumak ve güçlendirmek,

- Irkçılık ve yabancı düşmanlığı, uyuşturucu madde, çevre sorunlarına çözüm aramak,

- Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak,

- Üye ülkeler vatandaşlarının daha iyi yaşam koşullarına kavuşmalarını sağlamak olarak, özetlenebilir.

ý  Konsey esas olarak, üye ülkelerin hükûmet temsilcileriyle, parlamento üyelerinden oluşmuştur. Ayrıca buna ek olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanı da kurulmuş ve konseyin merkezi olan Strazburg’ta çalışmalarına başlamıştır.

 

AVRUPA KÖMÜR VE ÇELİK TOPLULUĞU’NDAN AVRUPA BİRLİĞİNE

ý  Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ya da AKÇT, Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupa ülkelerini birleştirmesi amacıyla kurulmuş, altı üyeli uluslararası bir örgüttü. Bu örgüt Avrupa demokrasisinin temellerinin atılmasında ve günümüz Avrupa Birliği'nin gelişmesinde rol oynamıştır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu uluslarüstü prensiplere göre oluşturulmuş ilk örgüttür. Topluluğun ilkeleri 5 Mayıs 1949'de, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından Schuman Bildirgesi ile duyrulmuştur.

ý  Bu plan, 18 Nisan 1951’de Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya Dışişleri Bakanlarının katıldığı Paris Konferansı’nda kabul edilmiş ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.

ý  Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu 1957 Roma Antlaşması ile “Avrupa Ekonomik Topluluğuna” dönüşmüştür.

z  Topluluk 6 kurucu üye arasında, (Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya) ekonomi politikalarının yaklaştırılması yoluyla bir ortak pazarın kurulmasını, ekonomik faaliyetlerin uyum içinde gelişmesini, dengeli ve sürekli bir gelişme sağlanmasını, istikrarın artmasını, topluluk üyesi ülkeler arasındaki ilişkilerin daha sıkılaştırılmasını öngörmekteydi.

1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması, üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştür.

z  Ancak Roma Antlaşması’nda sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulması da öngörülmüştür.

±  Brüksel Antlaşması (1965) ya da Füzyon Antlaşması ya da Birleşme Antlaşması, 8 Nisan 1965 tarihinde Belçika'nın Brüksel kentinde imzalanan ve o dönemin üç Avrupa topluluğu olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu tek çatı altında birleştiren antlaşmadır.

±  Avrupa'daki üç ayrı topluğu bir araya getiren bu antlaşmayla birlikte bu topluluklar Avrupa Topluluğu adıyla anılmaya başlamıştır. Antlaşma, bunun yanında, Avrupa Topluluğu'nun bünyesindeki kurumları yönetmesi için Avrupa Adalet Divanı da oluşturulmuş ve bu birleştirilen üç kurumun ortak bir bütçe kullanmasını öngörmüştür. Bu antlaşma pek çok kişi tarafından gerçek anlamda Avrupa Birliği'nin temellerinin atıldığı adım olarak görülmektedir. Brüksel Antlaşması, 1997 yılında onun yerini alan Amsterdam Antlaşması'yla birlikte yürürlükten kalkmıştır.

^ Maastricht Anlaşması, 7 Şubat 1992 de imzalanan ve AET'nin AB olması yolundaki son adım olan ekonomik ve parasal birliği de gerçekleştirme yoluna girdiği anlaşmadır.

^ 10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht’te düzenlenen Zirve’de Topluluk, daha önce toplanmış olan Hükûmetler arası iki Konferans çerçevesinde varılan sonuçları temel alarak yeni bir Avrupa Toplulukları Antlaşması yapılmasına karar vermiştir. 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği adını almıştır. AB’ni kuran Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Topluluklarına yeni boyutlar kazandırılmış ve AB’nin “üç temel direği” oluşturularak, yeni bir hukuksal yapı düzenlenmiştir.

1-Ekonomik ve Parasal Birlik (EPB)

^ Maastricht Antlaşması’yla EPB’nin ikinci aşamasına geçiş tarihi olarak 1 Ocak 1994 tarihi saptanmıştır. Bu çerçevede Avrupa Komisyonu ve Avrupa Para Enstitüsü tarafından hazırlanan raporlar, Konsey tarafından incelenerek 1996 yılı sonunda en az yedi üye ülkenin aşağıdaki kriterleri yerine getirip getirmediğinin incelenmesi kararlaştırılmıştır: düşük enflasyon oranı, kamu maliyesinde düşük açık, para politikalarında istikrar ve uzun vadeli faizler (Bkz. Makro-ekonomik yaklaşım kriterleri).

^ Bu hususları inceleyen Konsey, EPB’nin üçüncü aşamasının 1 Ocak 1999 tarihinde başlamasını kararlaştırmıştır. Bu aşamada bağımsız bir Avrupa Merkez Bankası tarafından yönetilecek olan tek paranın yürürlüğe girmesi öngörülmüştür.

2. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası (ODGP)

W  İkinci temel direği oluşturan ODGP çerçevesinde Bakanlar Konseyi uzlaşma yöntemiyle, bu alanlarda ortak eyleme konu olacak sorunları ve nitelikli çoğunluk ile hangi alanlarda kararlar alınacağını saptamıştır.

3. Adalet ve İçişlerinde İşbirliği

ö      Üçüncü temel olan Adalet ve İçişlerinde İşbirliği kapsamında üye devletler, göç ve siyasi iltica alanlarında aralarındaki işbirliğini artırmak amacıyla bir Avrupa Polis Ofisi kurmuşlardır (Europol).

ö      Maastricht’te kurulan hukuksal yapı sayesinde Topluluk bütünleşmesi ile Hükümetlerarası işbirliği aynı zamanda işler duruma gelmiştir. 1996 yılından sonra Avrupa Parlamentosu’nun yetkilerini arttırmak ve bütünleşmeyi güçlendirmek amacıyla bazı işbirliği alanlarının yeniden gözden geçirilmesi öngörülmüştür. Öngörülen değişiklikler 26 Mart 1996 tarihinde başlatılan altıncı Hükümetlerarası Konferans (HAK) sırasında şekillenerek, Haziran 1997’de gerçekleştirilen Amsterdam Zirvesi’nde kabul edilen Amsterdam Antlaşması’yla nihai şeklini almıştır.

Amsterdam Antlaşması 2 Ekim 1997 tarihinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerce imzalanmış ve 1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması'nın koşullarında köklü değişikler yapmıştır. Antlaşma yürürlüğe 1 Mayıs 1999 tarihinde girmiştir.

Amsterdam Antlaşması, Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerini arttırmış; demokrasi, birey hak ve özgürlükleri, Avrupa Birliği vatandaşlığı gibi konular üzerine yeni vurgular yapmıştır. İşçi çalıştırma; bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanı oluşturulması; ortak dışişleri ve güvenlik politikası ve genişleme hamlesinde birliğin kurumlarına yenilikler yapılması gibi konular da bu antlaşmada hükme bağlanmıştır.

¥       Lizbon Antlaşması 2007 (Reform Antlaşması) , Fransa ve Hollanda'nin halk oylaması ile redderek düşürdügü AB Anayasasını temelde koruyan ve ufak değişikliklerle tekrar ülkelerin onayına sunulan AB Temel Antlaşmasıdır.

¥       18-19 Ekim 2007'de Lizbon'da yapılan zirvede onaylandığı için Lizbon Antlaşması olarak adlandırılan yeni AB Nitel Antlaşması, 250 sayfadan oluşmakta ve kabul edilmesi için tüm üye ülke parlamentolarında referandum ile onaylanması gerekmektedir.

 

ORTA DOĞU’DAKİ GELİŞMELER

ý  1930’ların ekonomik bunalımıyla ortaya çıkan toplumsal huzursuzluklar, muhalefet liderlerinin halk desteğini arkalarına almalarında önemli bir etkendi. Bu şartlar İngiltere ve Fransa’nın bölgedeki etkinliklerinin azalmasına neden olmuştu.

ý  Bu gelişmeler üzerine bölge ülkeleri bağımsızlıklarını kazanmaya başladı ve monarşi yönetimleri kuruldu. Pek çok ülkede asgari ölçülerde de olsa kendi kendini yönetme hakkı kabul edildi. Birçok Müslüman ülkede milliyetçi ve modernleşme yanlıları iktidara geldi.

ý  II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş Döneminde Batılı devletlerin ABD, Doğu Bloku ülkelerinin ise SSCB önderliğinde iki kutba ayrıldığı dünyada özellikle Müslüman toplumlar kendilerini bu iki kutbun dışında tutmaya çalıştılar. Bununla beraber bağımsızlık sürecinde Batı karşıtlığının artması ve sosyalist bloktan da gelen destek, Mısır, Suriye, Irak gibi bölge ülkelerinin Doğu Bloku ile ilişkilerinin gelişmesini sağladı.

ý  Batılı devletler, kültürel ve dinî özelliklerini bir tarafa bırakarak bu devletleri gelişmekte olan ülkeler statüsündeki blokların dışında değerlendirdiler. Bölgenin zengin yer altı kaynaklarına sahip olmasına rağmen ekonomik açıdan gelişememiş halk, bu zenginlikten faydalanamamıştır. Manda döneminin mirası olarak toplumlardaki etnik ve dinî parçalanmışlık, Orta Doğu ülkeleri için sorun teşkil etmeye devam etmiştir. Etnik ve dinî kaynaklı sorunlar bölge ülkelerinde günümüze kadar süren iç çatışmalara sebep olmuştur. Bu da ülkelerin siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmesini de engellemiştir.

 

 

İSRAİL’İN KURULMASI VE ARAP-İSRAİL SAVAŞLARI (1948-1949)

M İngiliz mandası altındaki Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulması çalışmaları, XIX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştı. Bu amaçla toplanan ilk kongre, 29 Ağustos 1897 de İsviçre de Basel’de toplanmış ve bu kongrede Yahudilerin Filistin’de bir “yurt” edinmesi kararı alınmıştı.

M Filistin, Osmanlı Devleti toprakları içerisinde yer almaktaydı. Bu nedenle Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e göç etmelerine izin verilmesine karşılık II. Abdülhamid’e Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödemeyi önermiş ancak istediği sonucu alamamıştı. Buna rağmen Filistin’de izinsiz olarak kurulan Yahudi kolonilerinin sayısı 1914’te kırk altıya ulaşmıştı.

M I. Dünya Savaşı sırasında, Başkan Wilson’un da Yahudi sorununu benimsemesi, İngiltere’yi harekete geçirmiş, İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917 de Siyonist Federasyonu Başkanı’na gönderdiği mektupta, İngiltere’nin Filistin de bir Yahudi devleti kurulmasını kabul ettiğini resmen bildirmişti. “Balfour Deklarasyonu” adını alan bu belge, Yahudi devleti kurulması sorununun bir dönüm noktası sayılmaktadır. Bu tarihten sonra Yahudiler, büyük kitleler hâlinde Filistin e göç etmeye başladılar.

M Filistin’deki İngiliz kuvvetleri “Haganah” adlı gizli bir teşkilâtın organize ettiği kaçak göçleri önlemeye çalışınca İngiliz askerleri ile Yahudiler arasında silahlı çatışmalar çıkmıştır. Çatışmalarda “Irgun” adlı Yahudi tedhiş teşkilâtı aktif bir rol oynamıştır.

M İngiltere meseleyi 2 Nisan 1947’de Birleşmiş Milletler’e taşımıştır. Konuyu ele alan Genel Kurul, iki haftalık müzakerelerden sonra, Filistin sorununa bir çözüm bulması için özel bir komisyon kurmuştur. (BM Filistin Komisyonu)

M BM Filistin Komisyonu, 16 Haziran-24 Temmuz tarihleri arasında Filistin’de bizzat yaptığı incelemelerden sonra oybirliği ile Filistin’in bağımsızlığını teklif etmiştir.

M Bu noktada komisyon ikiye ayrılmıştır. Kanada, Çekoslovakya, Guatemala, Hollanda, Peru, İsveç ve Uruguay’ın desteklediği çoğunluk teklifine göre, Filistin Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmeli ve iki ayrı bağımsız devlet kurulmalıydı. Kudüs şehri ise uluslararası statüye sahip olmalıydı.

ö      Hindistan, Yugoslavya ve İran tarafından desteklenen azınlık teklifine göre ise, Filistin, Yahudi ve Arap devletlerinden meydana gelen “federal” bir devlet olmalıydı.

ö      Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 27 Kasım 1947’de, Filistin Komisyonu’nun çoğunluk teklifini benimsemiş ve Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksimine karar verilmiştir. Fakat karara göre, Filistin’de kurulacak Yahudi ve Arap devletleri arasında ekonomik birlik kurulacak ve Kudüs şehri de uluslararası statüye sahip olacaktı.

ö      Genel Kurul’un taksim kararı bütün Arap dünyasında tepki ile karşılanmıştır. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947’de Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa gitme kararı almışlardır.

ö      BM kararı üzerine İngiltere yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs 1948’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etmiş ve Nisan 1948’den itibaren kuvvetlerini çekmeye başlamıştır. Bu çekilme işinin tamamlanmasından bir gün önce de, David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etmiştir.

ö      İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte; Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıs’tan itibaren İsrail’in üzerine yürümeye başlamış, böylece I. Arap-İsrail Savaşları da patlak vermiştir.

 

Arap-İsrail Savaşları

ý  İsrail Devleti kurulur kurulmaz, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıstan itibaren İsrail’in üzerine yürümeye başladılar.

ý  Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştı. İşin ilginç tarafı, Amerika yeni İsrail devletini 14 Mayıs günü tanıdığı halde, Sovyet Rusya Arap-İsrail savaşının çıkmasından iki gün sonra tanıdı. Yani Sovyetler açıkça Araplara karşı cephe almış oluyorlardı. Kaldı ki, bununla da yetinmediler. İngiltere ve Amerika, savaş çıkar çıkmaz Filistin kıyılarını abluka altına alıp, Filistin'e silah sevkiyatına ambargo koydukları halde, Sovyetler, kurdukları bir hava köprüsü vasıtasıyla Çekoslovakya'dan Yahudilere hafif toplar ve otomatik silahlar sevk etmeye başladı.

ý  Savaş çıktığı andan itibaren Birleşmiş Milletler de bir ateşkes sağlamak için taraflar arasında aracılık çabalarına girişti. Bu çabalara, Arapların beceriksizliği ve yenilgileri de eklenince Arap ülkeleri için İsrail ile ateşkes imzalamaktan başka çare kalmadı. İsrail-Mısır ateşkes anlaşması 24 Şubat 1949 da Rodos'ta, İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması 23 Mart 1949 da Ras-en Nakura'da, İsrail-Ürdün ateşkesi 3 Nisan 1949 da Rodos'ta ve İsrail-Suriye ateşkesi de 20 Temmuz 1949 da Manahayim'de imzalandı. Irak’ın İsrail ile sınırı olmadığı için herhangi bir ateşkes anlaşması imzalaması da söz konusu olmadı.

 

 

EİSENHOWER DOKTRİNİ (1957)

  İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’dan çekilmesinden sonra bölgedeki siyasi boşluğu doldurmak isteyen ABD, Bağdat Paktı’nın kurulmasında, Süveyş krizi esnasında İngilizlerin ve Fransızların Mısır’dan çıkarılmasında etkin ve tarafsız bir rol oynamıştı. Ama Süveyş krizinde SSCB’nin Araplardan yana tavır koyması bu devletin Orta Doğu’da ilgi görerek taraftar bulmasına, Batı karşıtlığının artmasına sebep oldu.

  ABD Başkanı Eisenhower, Orta Doğu’nun SSCB’nin kontrolüne girmesini engellemek ve bölge halkını ABD’nin yanına çekmek için 5 Ocak 1957’de kongreye bir mesaj gönderdi. “Eisenhower Doktrini” adını alan bu mesajın amacı: Orta Doğu ülkelerine ekonomik ve askerî yardım yapmak, bu ülkelere komünist bloktan bir saldırı gelmesi hâlinde Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması için izin almak ve her yıl 200 milyon dolar harcama yetkisi istemekti. Eisenhower Doktrini ile ABD, Orta Doğu ile ilişkilerini geliştirmiş, SSCB ile ilk defa Orta Doğu’da karşı karşıya gelmeye başlamıştı. Bu doktrin ile Orta Doğu ikiye ayrılmıştı. Lübnan, Pakistan, Irak, Türkiye, Afganistan, Libya, Tunus, Fas ve en sonunda İsrail bu doktrini kabul ettiklerini bildirdiler. Buna karşılık Mısır, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan’dan olumsuz tepki geldi. Bir kaç hafta sonra Suudi Arabistan, tutumunu değiştirerek Eisenhower Doktrini’ni “iyi ve müsbet” bulduğunu bildirdi.

  Eisenhower Doktrini, 1953 yılından itibaren 8 sene ABD Başkanlığı yapan Dwight Eisenhower'ın 5 Ocak 1957'de Kongre'ye gönderdiği yetki talebi isteği.

  Dwight Eisenhower,1954 yılında "Barış için Atom" programını başlattı ve 5 Ocak 1957'de, ünlü Eisenhower Doktrini’ni açıkladı. Bu doktrin ile Orta Doğu ülkelerine askerî ve ekonomik yardımda bulunulması planlanmaktaydı. Yardımın amacı, Orta Doğu'da komünizmin yayılmasını önlemekti.

  Temsilciler Meclisi'nde onaylanan tasarı, Senato da 5 Mart’ta, büyük oy çoğunluğu ile kabul edilerek, Başkan’a istediği yetkileri verildi.

  Eisenhower Doktrini, Menderes hükümeti için 1947 yılında Truman Doktrini’nin açıklanması ile başlayan askerî ve ekonomik yardımın, Türkiye’nin yanı sıra diğer Ortadoğu ülkelerine de genişlemesi olarak değerlendirilebilir. Başbakan Adnan Menderes, söz verilen bu askerî ve ekonomik yardım sayesinde ülke içinde de prestijini arttırmayı ümit ediyordu. Bu dönemde Türkiye ekonomisinin kötü gidişi, hükümete güçlükler yaratıyordu. Menderes, yaptığı bir basın toplantısında, Eisenhower Doktrini’nin Ortadoğu’da siyâsî istikrârı sağlayacağına inandığını belirtmişti. CHP ise iç siyâsî havanın gerginleşmesine rağmen, Eisenhower Doktrini konusunda hükümete destek oldu.

  Bu doktrinin getirdiği tedbirlerin uygulaması 1958 yılındaki Lübnan ve Ürdün olayları sırasında gerçekleşmiştir. Türkiye, ABD ve İngiltere’nin davranışlarını kayıtsız şartsız destekleyeceğini bildirmiştir.

  Ortadoğu ülkelerinin doktrine karşı çıkması sebebiyle ABD, yeni tedbirler alma kararı almıştır. Türkiye, Ortadoğu’da boşalan gücü dolduracak ülke olarak belirlenmiştir. 21 Mart 1957 tarihinde, Ankara’da, Türkiye ve ABD yetkilileri Eisenhower doktrini’ne benzeyen ortak bir bildiri yayınlamışlardır.

  Menderes, Eisenhower doktrini’nin açıklanmasından sonra, ABD’yi Ortadoğu’da koruyucu bir güç olarak kazanma amacına ulaşmıştır. Menderes için bölgedeki Sovyet etkisini önleyebilecek tek güç, Amerika’ydı. Böylece Menderes, ABD’yi Sovyet yayılmacılığını önlemek için bir denge faktörü olarak kullanma yoluna başvuruyordu. Adnan Menderes’in NATO ile Bağdat paktı arasında bağlantı kurarak Türkiye’nin önemini artırmaya yönelik arzusu, bu şekilde gerçekleşti. Ancak Bağdat Paktı, Irak darbesinden sonra işlevini ve önemini kaybedince Menderes’in bu arzusunun da anlamı kalmadı.

 

İNGİLTERE-İRAN PETROL ANLAŞMAZLIĞI (1951-1954)

ý  İran petrollerinin bulunduğu 20'inci yüzyılın başından beri bu petrolleri Anglo-Iranian Oil Company adlı bir İngiliz şirketi işletmekteydi Bu işletme hakkını düzenleyen en son anlaşma şirket ile İran hükümeti arasında 29 Nisan 1933 de imzalanmıştı II Dünya Savaşından sonra İran bu anlaşmanın değiştirilmesini istedi Çünkü Şirketin İran'a ödediği para çok azdı İran bu paranın arttırılmasını istedi ve 17 Temmuz 1949 da, 1933 anlaşmasına ek bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma Şirketin İran'a ödeyeceği parayı çok az arttırmıştı Halbuki bu sırada Amerikan şirketlerinin Venezuela ve Suudi Arabistan ile yaptıkları anlaşmalarda, üretimden elde edilen kar yarı yarıya paylaşılmakta idi

ý  Bu anlaşmanın İran Milli Meclisince tasdik edilmesi gerekiyordu Fakat Meclis'teki Milli Cephe grubu ile onun lideri Dr Musaddık bu anlaşmaya karşı çıktılar Dr Musaddık'a göre, İran petrolleri devletleştirilmeliydi Dr Musaddık'ın çabaları sonucu İran Meclis'i 28 Aralık 1949 da, anlaşmayı tasdik etmeyip reddetti Bunun üzerine bütün İran'da petrolün millileştirilmesi için gösteriler başladı Bu gösterileri komünist Tudeh Partisi ile, aşırı sağcı Molla Kaşani'nin fanatik şiileri destekliyordu

ý  Musaddık, İran petrollerinin millileştirilmesini öngören bir kanun tasarısını 19 Şubat 1951 de Meclis'e sundu Müzakereler sırasında, Başbakan Ali Razmara, 3 Mart 1951 günü yaptığı bir konuşmada, "teknik, ekonomik ve politik sebeplerle" millileştirmenin mümkün olamıyacağını söyledi Fakat dört gün sonra camiden çıkarken öldürüldü Durum artık bütün açıklığı ile ortada idi

ý  Bu şartlar altında İran Şahı Dr Musaddık'ı 28 Nisan 1951 de Başbakanlığa getirmekten başka çare göremedi Meclis de 30 Nisanda İran petrollerinin millileştirilmesini öngören kanunu kabul etti Bir ferman ile kanun İran Şahı tarafından da tasdik edildi.

ý  1953 Şubatında Şah'ı tahtından feragate zorladı ve Şah da bu isteği kabul zorunda kaldı Şimdi DrMusaddık İran diktatörü idi Lakin bu andan itibaren de işler karışmaya başladı

ý  Şahın tahtından feragati ve daha sonra da ülkeden ayrılıp Roma'ya kaçmak zorunda kalışı, bir yandan Ordu'yu harekete geçirirken, öte yandan Molla Kaşani'nin de Musaddık aleyhine dönmesine sebep oldu Çünkü Musaddık her gün biraz daha komünist Tudeh partisi'nin kontroluna giriyordu Bu sebeple, General Zahidi liderliğinde Ordu'nun 19 Ağustos 1953 de girştiği darbe başarılı oldu ve Musaddık düşürülerek tutuklandı Üç gün sonra da İran Şahı halkın sevgi gösterileri arasında ülkesine döndü

ý  Başbakanlığa getirilmiş olan General Zahidi, petrol anlaşmazlığının çözümü için Amerika'nın aracılığını istedi ve Amerika'nın aracılığı ile, Anglo-İranian Oil Company ile Amerikan petrol şirketlerinin oluşturduğu bir komisyon ve İran arasında 5 Ağustos 1954 de bir anlaşma imzalandı Konsorsiyomda Anglo-İranian şirketinin hissesi % 40, Hollandaya ait Royal Dutch Shell şirketi % 16, Fransız Petrol Şirketi % 6 ve geriye kalan 5 Amerikan Şirketinin herbiri de % 8'er hisseye sahip olacak ve İran petrolleri bu şirketler tarafından ortak olarak işletilecekti

 

 

SÜVEYŞ KRİZİ (1956)

m  1956 Süveyş Buhranına ait gelişmeler, II Dünya Savaşının sona erdiği yıllara kadar uzanır Süveyş Kanalı bir Fransız şirketi tarafından yapılmış ve 17 Kasım 1869 günü de dünya deniz trafiğine açılmıştır İşletilmesi de bu Fransız şirketine ait bulunmakla beraber, o zamanki Mısır hükümetinin de hissesi vardı Mısır hükümeti sonradan mali sıkıntıya düşüp hisselerini satışa çıkarınca, 1875 de bu hisseleri İngiltere aldı ve bu suretle Süveyş Kanalını İngiliz-Fransız şirketi işletir oldu

m  Mısır Hükümeti ile 26 Ağustos 1936 da yaptığı bir anlaşma ile, Mısır'a bağımsızlığını verip bu ülkeden askerini çekme kararı aldı Yalnız bu anlaşmaya göre, İngiltere Süveyş Kanalı bölgesinde 10 bin asker ve 500 pilot bulundurma hakkını elinde tuttuğu gibi, taraflardan biri bir savaşa girecek olursa, diğer taraf bütün gücü ile savaşa giren tarafa yardım edecekti Yani, Mısır ile İngiltere arasında bir ittifak bağı tesis ediliyordu

m  Yarbay Abdünnasır başkanlığındaki Hür Subaylar Komitesi, 23 Temmuz 1952 günü yaptıkları bir darbe ile Krallığa son verip idareyi ellerine aldılar ve 26 Temmuzda da, İskenderiye’de bulunan Kral Faruk'u tahtından feragate zorlayıp ülkeden çıkardılar

m  Mısır'da 1952 yılında iktidara gelen Cemal Abdülnasır, ülkesini askeri yönden güçlendirmeye ve İsrail karşısında üstün duruma geçmeye çok önem verdi. Bu amaçla, Sovyetler Birliği'ne yaklaşmaya ve Çekoslovakya üstünden silah almaya başladı. Ayrıca, Asuan Barajı'nı bitirip, ülkenin ekonomik kalkınmasını sağlamak istiyordu. Fakat bunlar için büyük miktarda mali yardıma ihtiyacı vardı. ABD ve Birleşik Krallık'tan kredi almayı denediyse de, bu iki ülke Mısır'ın Doğu Bloğu'ndan silah alması ve İsrail karşıtı militanları desteklemesi sebebiyle kredi vermediler.

m  Bunun üzerine Nasır, ihtiyacı olan mali gücü sağlamak için Süveyş Kanalı'nı işleten Kanal Şirketi'ni millileştirdiğini açıkladı. Kanal Şirketi'nin hisselerinin değerini sahip devletlere ödeyeceğini açıkladıysa da, bu karar Birleşik Krallık ve Fransa'dan çok büyük tepki aldı. Çünkü, bu iki devlet için Süveyş Kanalı, Basra Körfezi'ndeki devletlerden aldıkları petrolün taşınması için çok önemliydi. Bu nedenle burada, Sovyetler'e yanaşmaya başlayan Mısır'ın denetim kurması tehlikeliydi. Ayrıca çok kârlı olan Kanal Şirketi hisselerini Mısır'a devretmek istemiyorlardı.

m  Anlaşmazlığı çözmek için toplanan Londra Konferansı'ndan sonuç çıkmadı. Bunun üzerine Birleşik Krallık başbakanı Antony Eden Paris'e gitti. Paris dışındaki Sevr'de toplanan Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Mısır'a askeri müdahale kararı aldı. Buna göre İsrail Mısır'a saldıracak, Birleşik Krallık ve Fransa ise savaşanları ayırmak bahanesiyle bölgeye asker çıkartıp kanalı işgal edeceklerdi. İki ülke arasındaki çatışmalar durdurulduktan sonra ise, “daha başka çatışmaları önlemek ve dünya ticaretinin bölge savaşlarından etkilenmemesini sağlamak” amacıyla bölgede kalıcı bir Britanya-Fransız birliği konuşlandırılacaktı.

m  Anlaşmaya göre İsrail 29 Ekim 1956'da Sina yarımadasını işgale başladı. Derhal harekete geçen Birleşik Krallık ve Fransa, Mısır'a bölgeye asker yollayarak “savaşı durdurmayı” önerdi. Nasır'ın bunu reddetmesinin ardından ise iki devlet askeri harekata başladı. Birleşik Krallık'tan ve Fransa'dan birçok uçak gemisinin katıldığı harekat 5 Kasım'a kadar hava saldırısı; sonrasında ise paraşütçü birliklerin indirilmesi şeklinde gerçekleşti.

m  Taktik açıdan harekat çok başarılı oldu. Britanyalı ve Fransız birlikleri, Mısır birliklerini yenip kolayca kanalı ele geçirdi ve bölgeye hakim oldu.

m  Savaş’ın sonlanmasıyla, Kanada Dışişleri Bakanı Lester Pearson, Birleşmiş Milletler Barış Gücü kurularak Gazze Şeridi’ne ve Sina Yarımadası’na yerleştirilmesini önerdi. Birçok ülkenin katılımıyla oluşturulan bu gücün “barış sağlanıncaya kadar Mısır ve İsrail'in savaşmasını engellemek” sorumluluğunu üstlenmesi gerekiyordu.

m  1967’ye kadar bölgede kalan Barış Gücü, bu tarihte çekilmiş ve hemen ardından Altı Gün Savaşı çıkmıştır.

Sonuçları:

m  Süveyş Krizi'nin en önemli sonucu, Avrupa Devletleri'nin zayıflığını göstermesi oldu. Yarım yüzyıl öncesinde dünyaya mutlak egemen olan Birleşik Krallık ve Fransa'nın artık ABD'nin askeri desteği olmadan hareket edemeyeceği ortaya çıkmıştı. Bu, dünya hakimiyetinin Avrupa'dan ABD ve Sovyetler'e geçtiğinin ilanı olmuştur.

m  Süveyş Krizi, Birleşik Krallık'ın Falkland Adaları Savaşı'na kadar ABD'nin desteği olmadan yaptığı son harekattır. Bu süre içinde Birleşik Krallık, askeri harekatlarında hep ABD'nin desteğini arayacaktır.

m  Fransa'da ise General de Gaulle, Fransa'nın dış politika amaçları için ABD'ye güvenemeyeceğini anlamıştır. İktidara geldikten sonra de Gaulle, Fransa'nın bağımsız bir politika izleyebilmesi için nükleer silah geliştirilmesine başlayacak ve Fransa'yı NATO'nun askeri kanadından çekecektir.

m  Süveyş Krizi'nden Nasır, Arap dünyasının en güçlü lideri olarak çıktı. Mısır, savaşı kaybetmiş ve büyük asker kaybı vermiş olmasına rağmen Süveyş Kanalı üzerinde denetimini kurmuştu. Mısır'da 1881 yılından beri var olan Britanya etkisi ortadan kaldırılmıştı.

m  Süveyş Krizi sonrasında Nasır yükselirken, Birleşik Krallık'ta başbakan Anthony Eden istifa etmek zorunda kalıyordu.

m  Birleşik Krallık ve Fransa'nın zayıflığının ortaya çıkması ve Mısır'ın ayakta kalması kolonilerin bağımsızlaşma sürecini hızlandırdı. Bu iki devletin kalan kolonileri ileriki yıllarda bağımsız oldular.

m  Mısır'ı kurtaran, Birleşik Krallık ve Fransa'yı geri çekilmeye zorlayan, Sovyetler Birliği'ydi. Bu tarihten sonra bölgede Sovyetler'in prestiji hızla artmaya başladı.

 

 

LÜBNAN BUNALIMI (1958)

N  Suriye buhranının sona ermesinden biraz sonra, 1958 ilkbaharından itibaren Orta Doğuda yeni bir buhran olarak Lübnan buhranı patlak verdi. 1957 Haziranında Lübnan'da genel seçimler yapıldı. Fakat cumhurbaşkanı Camille Chamoun bu seçimlere hile karıştırarak, hem Eisenhower Doktrinini destekleyecek ve hem de, 1958 Eylülünde süresi bitecek olan cumhurbaşkanlığının, Anayasa gereğince bir dört yıl daha uzatılması mümkün olmadığı halde, bunu sağlayacak bir parlamentonun seçilmesini sağladı. Kaldı ki, bu seçimlerde muhalefetin en mühim şahsiyetleri parlamento dışı bırakılmıştı.

N  Halbuki, yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman olan Lübnan halkının Müslüman-Arap kesimi esas itibariyle Nasır taraftarı idi ve Eisenhower Doktrinine aleyhtardı. Chamoun'un bu seçim oyunları kendisine karşı şiddetli bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi, Lübnan halkını da ikiye böldü. Durum bu şekilde iken, 8 Mayıs 1958 günü muhalefete mensup bir gazetecinin öldürülmesi, ortalığın karışmasına yetti. Nasır'cılar bu cinayeti hükümetin tertip ettiğini ileri sürerek Beyrut ve Trablus'da (Tripoli) grevlere gittiler. Bu grevler biraz sonra gerçek anlamında bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanma Batı aleyhtarı idi ve gösteriler sırasında Beyrut'taki Amerikan Haberler Merkezi yakıldı.

N  Cumhurbaşkanı Chamoun 13 Mayısta Amerika, İngiltere ve Fransaya başvurarak, bütün bu yapılanların bir yabancı (bilhassa Suriye'nin) müdahalesinin eseri olduğunu bildirdi ve bu sebeple Lübnan'a yardım yapılmasın istedi.

N  Chamoun ayrıca 22 Mayıs 1958 de B.M. Güvenlik Konseyine de başvurarak, Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin Lübnan'ın içişlerine yaptığı müdahaleden dolayı şikayette bulundu. Güvenlik Konseyi yaptığı müzakereler sonunda, 11 Haziranda, Lübnan'a bir gözlemciler heyeti gönderilmesine karar verdi. Gözlemciler Heyetinin sonradan verdiği rapora göre, Chamoun'un Suriye hakkındaki iddiaları gerçeğe uymuyordu.

N  Chamoun'un bu şekildeki tutumu, Amerikan hükümeti içinde de tereddütlere ve görüş ayrılıklarına sebep oldu. Hatta Amerikan hükümeti münhasıran Chamoun'un desteklenmesi için bir müdahaleye taraftar olmadı. Fakat 14 Temmuz 1958 de Irak'da General Kasım liderliğinde bir askeri darbe ile monarşinin yıkılması ve Kral Faysal ile Kral Naibi Abdülilah'ın ve Başbakan Nuri Said Paşa'nın öldürülmesi Amerika'nın kararını değiştirdi. Monarşinin yıkılması Bağdat Paktına ve Batı'nın Orta Doğu'daki nüfuzuna ağır bir darbe idi.

N  Irak'ın arkasından Lübnan da kontrolden çıkabilir ve Nasır'ın kontroluna girebilirdi. Bu sebeple, Amerika 15 Temmuzdan itibaren Lübnan'a asker çıkarmaya başladı. Üç hafta sonra Lübnan'daki Amerikan askerlerinin sayısı 15 bine yaklaşacaktır.

N  Irak'da monarşinin yıkılması, aynı aileden olan Ürdün Kralı Hüseyin'in de hayatını ve tahtını da tehlikeye soktuğundan, Ürdün'ün isteği üzerine İngiltere de Kıbrıs'tan 2.200 kişilik bir paraşüt birliğini Ürdün'e gönderdi.

N  Irak gelişmeleri Chamoun'u yumuşattı. Bilhassa Amerika'nın da yaptığı baskılar neticesinde Chamoun Cumhurbaşkanlığı süresini uzatmaktan vazgeçti. Bunun üzerine Lübnan parlamentosu  31 Temmuzda Genelkurmay Başkanı General Şahab'ı büyük çoğunlukla Cumhurbaşkanlığına seçti. General Şahab, 8 Mayısta hadiselerin patlak vermesinden beri silahlı kuvvetleri tam bir tarafsızlık içinde tutmuş, iç mücadeleye karışmamış, lakin hadiselerin bir iç savaş halini almamasına da dikkat etmişti. Bu suretle, Mayıs başında patlak veren Lübnan buhranı Temmuz sonunda yatışmış bulunmaktaydı. Fakat bu arada Irak'da monarşinin devrilmesi, Orta Doğu'da yeni ve şiddetli bir Doğu-Batı mücadelesine ve daha şiddetli bir Orta Doğu buhranına sebep oldu.

 

ÜRDÜN BUHRANI

ý  Ürdün Kralı Hüseyin, Mısır ve Suriye ile birlikte Eisenhower Doktrinine ilk karşı çıkanlar arasında yer almakla beraber, bu doktrinden ilk faydalanmak isteyen kişi kendisi oldu.

ý  1948-1949 Arap-İsrail savaşı sırasında Filistin'den kaçan bir milyona yakın Filistinli Arap’tan yarım milyon kadarı Ürdün'e sığınmıştı ve bunların büyük çoğunluğu hararetli Nasır taraftarı idi. Nasır'ın Filistin'i tekrar kendilerine kazandıracağına inanıyorlardı.

ý  Durum bu şekilde iken Ürdün'de 1956 Ekiminde yapılan seçimleri Nasırcılar kazandı ve Başbakanlığa Nabulsi geldi. Kral Hüseyin ile Başbakan Nabulsi arasında ilk günden başlayan sürtüşme, 1957 Nisanında tam bir çatışma içine girdi. Nabulsi, sol eğilimli Genelkurmay Başkanı Ali Abu Nuvar'la işbirliği yaparak Amman üzerine tank birlikleri sevketmeye hazırlanırken, Kral tarafından Başbakanlıktan düşürüldü. Kral Hüseyin Nabulsi'yi bertaraf ederken, Amerika'nın ve Suudi Arabistan'ın da desteğini sağlamıştı.

ý  13 Nisan’da krala bağlı kuvvetlerle sosyalist subaylar arasında çatışmalar başladı. Olaya Mısır ve Suriye’nin de dahil olması Başbakan ve Genel Kurmay Başkanı’nın Suriye’ye kaçması üzerine halk sokaklara döküldü ve grevler başladı.

ý  Gelişmeleri endişe ile takip eden Amerika bütün ağırlığını Ürdün'ün yanına koydu. Amerika, bir yandan "Ürdün’ün bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü hayati ehemmiyette telakki ettiğini" bildirirken, öte yandan da Akdeniz'deki Amerikan VI. Filosu 25 Nisanda Beyrut açıklarında demir atıyordu. İsrail’e de fırsattan yararlanmaması hususunda uyarıda bulunulmuştu.

ý  Irak ve Suudi Arabistan da Ürdün'ün yanında yer aldılar. Hatta Irak hükümeti yayınladığı bir bildiride, Ürdün'de krallık rejiminin yıkılması halinde, Irak'ın Ürdün'e asker sokacağını açıkladı. Arap dünyasının üç monarşisi sıkı bir dayanışma içine girmiş bulunuyordu. Bu dayanışma Amerika'nın desteği ile birleşince, Kral Hüseyin karışıkları ve ülkesine yönelen tehlikeyi bertaraf etmeye muvaffak oldu ve iç kriz de böylece kapandı. Böylece Ürdün Eisenhower Doktrini’nden yararlanan ilk ülke oldu.

 

SURİYE BUNALIMI 1957

ý  II. Dünya Savaşı öncesinde Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye’de 1950’li yıllarda art arda hükümet darbeleri yaşanmıştır. Ancak 1955’ten sonra iktidara gelen Mısır lideri Cemal Abdün Nasır’la beraber SSCB’yle yakınlaşması komşularını rahatsız etmiştir.

ý  Suriye’nin 1956 yılında SSCB ile yardım antlaşması imzalaması üzerine Türkiye, Irak ,Ürdün,İsrail ve Lübnan tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

ý  Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin bir "Moskova uydusu" haline geldiğiydi. 

ý  Bunun üzerine Amerikan Başbakanı Eisenhower ise, Başbakan Menderes'e gönderdiği mesajda, Suriye'nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün'ün bu ülkeye karşı askeri bir harekâta girişmek zorunda kalması halinde, Amerika'nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi.

ý  Bu gelişmeler üzerine Türkiye’nin Suriye sınırına yığınak yaparak askeri tatbikatlar yapması Türkiye – Suriye ilişkilerini daha da gerginleştirdi.

ý  SSCB’nin karşı baskılarını artırdığı dönemde ABD’nin Türkiye’ye büyük bir destek vermesi, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile Suriye arasında arabuluculuk yapması, Ürdün kralı Hüseyin’in Suriye’ye karşı tavrını yumuşatması üzerine kriz çözüme kavuşmuştur. 

Uyarı: Buhranın sona ermesinde etkili olan ikinci unsur ise, 14 Eylül 1957 de Suriye ile Mısır'ın imza ettikleri bir anlaşma ile 1 Şubat 1958'den itibaren Birleşik Arap Cumhuriyeti adı ile bir birlik kurmaya karar vermeleriydi. Ancak iki devlet arasındaki bu birliktelik: Mısır’ın Suriye’yi kendine bağlı bir eyalet gibi görmesi, iki devletin sosyalizm anlayışının farklı olması üzerine zayıflamış, 1961 yılında muhafazakâr askerlerin Suriye’de yaptığı bir hükümet darbesiyle sonlanmıştır.

 

BAĞDAT PAKTI

-     Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki etkinliğini azalınca Sovyet Rusya'nın Orta Doğu'ya sızmasını önlemek maksadıyla Orta Doğu ülkeleri arasında bir ittifak kurma fikri, esasında Amerika'dan gelmiş, fakat fikir Türkiye tarafından gerçekleştirilerek, 1955 Şubatında Türkiye ile Irak arasında Bağdat'ta bir ittifak antlaşması imzalanmıştır. Nisan 1955'te İngiltere, Eylül 1955'te Pakistan ve Kasım 1955'te İran Bağdat Paktına katılarak, ittifak genişletilmiştir.

-     Ancak Irak dışındaki Arap ülkelerinin pakta katılmaması ve buna karşı Ortadoğu’nun; pakta katılanlar (Irak, İran ve Pakistan), karşı çıkanlar (Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen) ve tarafsız kalan ( Ürdün ve Lübnan) ülkeler olmak üzere gruplaşması SSCB’nin işini kolaylaştırmış, paktın amacına ulaşmasını engellemiştir.

-     Amerika, Arap devletlerinin tepkisini fazla çekmemek için pakta resmen üye olmadı, ama üye devletlere askeri teknik ve ekonomik yardımda bulunacağını belirterek paktın güçlenmesine çalıştı. Sovyetler Birliği'nin tehdidine ve yayılmasına karşı, NATO ile SEATO'yu birleştiren Bağdat Paktı'nın kurulması Türk-Sovyet ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Ayrıca, Irak hariç Arap devletleri ile Türkiye arasındaki münasebetler olumsuz bir seyir takip etmeye başladı.

-     Uyarı:Bu pakt ile Ortadoğu’nun liderliğinin Türkiye’ye geçmesi Arap dünyasını kendi çatısı altında toplamak isteyen Mısır lideri Nasır’ı endişelendirmiştir. Nasır, paktın kurulmasından sonra batı aleyhtarlığını artırmış, SSCB ile ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Buda Süveyş Krizine ortam hazırlamıştır.

 

CENTO

-     Irak’ta yapılan askeri darbenin ardından monarşinin yıkılması üzerine 24 Mart 1959'da da Irak, Bağdat Paktı'ndan çekildiğini resmen açıkladı. Irak'ın ayrılmasından sonra Pakt'ın merkezi Ankara oldu. 18 Ağustos 1959'da da Bağdat Paktı'nın adı 'Merkezi Antlaşma Örgütü" yani "CENTO" olarak değiştirildi.

-     CENTO'nun ilk toplantısı, 7-9 Ekim 1959'da Washington'da yapıldı. Örgüt, aslında savunma amacıyla kurulmuş olmasına rağmen; faaliyetlerini, üyeler arasında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliği konularına yöneltti. ABD, örgüte daha fazla destek vermeye başladı. Bu şekliyle 20 yıl devam eden örgüt, 12 Mart 1979'da Pakistan'ın ve İran'ın ayrılması ile dağılma noktasına geldi. Türkiye, 13 Mart 1979'da, bu devletlerin CENTO'dan ayrılması kararlarını saygıyla karşıladığını ve bu durumda CENTO'nun bölgedeki işlevini fiilen kaybettiğini, örgütün ilgili anlaşma hükümleri gereğince sona erdirilmesi için gerekli işlemlerin yapılacağını açıkladı. Böylece, Bağdat Paktı'nın bir devamı şeklinde olan CENTO, hukuken olmasa bile fiilen sona ermiş oldu.

 

 

UZAK DOĞU’DAKİ GELİŞMELER

 

ÇiN HALK CUMHURIYETI'NIN KURULMASI

-     Çin 'de Mao'nun yönetimi ele geçirmesiyle komünist yönetim iş başına geldi (1949).

Çin'deki yeni rejim,

-     Ülkede büyük değişikliklerin yaşanması

-     Çin dış politikasının değişmesi

-     Çin’in uluslararası politikayı etkilemesi gibi sonuçları ortaya çıkarmıştır.

-     Çin'deki yeni rejim, SSCB ve müttefikleri tarafından hemen tanınmış, Çin ile SSCB arasında 30 yıllık dostluk ve ittifak antlaşması imzalanmıştır (1950). Ancak önceki bölümlerde anlattığımız şekilde 1959'dan itibaren Çin - SSCB ilişkileri bozulmuş, Moskova - Pekin çekişmesine dönüşmüştür.

-     Yeni Çin yönetimi döneminde yaşanan önemli olaylardan bazıları şunlardır:

-     Çin, ABD’ye karşı Kore Savaşı’na girmiştir. (1950)

-     1959'dan itibaren Çin - Hindistan ilişkileri bozulmuştur. Bu gelişme Keşmir meselesinden dolayı Hindistan ile sorun yaşayan Pakistan'ın Çin'e yaklaşmasına neden olmuştur.

-     Çin, Malaya'daki İngilizlere ve Çin Hindi'ndeki Fransızlara karşı devrimci hareketlere destek vermiştir. Vietnam Savaşı'nda Kuzey Vietnamlıları destekledi. Çin, 1956'daki Süveyş Krizi'nde Mısır'ı desteklemiştir.

-     II. Dünya Savaşı'ndan sonra Japonya'nın ekonomik olarak hızla kalkınması, Japonya'nın ABD nüfuzu altında olması, Çin - ABD ilişkilerinin yumuşamasına ortam hazırlamıştır.

 

KORE SAVAŞI (1950-1953)

þ  II. Dünya Savaşı sonunda yapılan antlaşmalarla Japonları Kore'den çıkarma görevi ABD ile SSCB'ye verildi. Japonya'nın teslim olmasından sonra SSCB Kuzey Kore'ye, ABD Güney Kore'ye yerleşti ve 38. meridyen sınır kabul edildi.

þ   ABD, SSCB ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı iki Kore'yi birleştirme konusunda başarılı olamayınca; kuzeyde SSCB kontrolünde Kore Halk Cumhuriyeti, güneyde ABD kontrolünde Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu.

þ   SSCB, ABD'nin Kore ve Japonya'da asker bulundurmasından rahatsız oldu. Sovyet Rusya, Çin'de komünist rejimin kurulmasından sonra ABD 'yi Uzak Doğu'dan atmaya karar verdi. Bu kararın devamı olarak, SSCB'nin talimatıyla Kuzey Kore, Güney Kore'ye saldırdı (25 Haziran 1950) Bu saldırıdan sonra ABD'nin başını çektiği Birleşmiş Milletler Kuvveti oluşturuldu. Türkiye bu kuvvete bir tugay askerle katıldı. Taraflar 1953 yılına kadar süren savaşta birbirine üstlük sağlayamadı ve SSCB, ABD 'yi Kore'den çıkaramayacağını anladı.

þ  1950 Haziranında başlayan Kore savaşı, 1953 Temmuzunda Panmunjom mütarekesinin imzası ile neticelenmiştir. Bu üç yıllık süre içinde taraflardan hiç biri kesin bir üstünlük gösterip zafere gidememiştir.

þ  Gerek mütareke görüşmelerine, gerek mütarekenin imzasına, "gönüllüler" adına Çin Halk Cumhuriyeti de katılmıştır. Panmunjom mütarekesi ile Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır yine 38'inci enlem çizgisi oluyordu. Değişen bir şey yoktu. Fakat Sovyetler de Amerikayı Kore'den çıkaramıyacaklarını anlamışlardı.

þ  Türkiye Kore Savaşı’na, Birleşmiş Milletler Kuvveti’ne bir tugay asker göndererek katılmış, böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez yurt dışına asker yollanmıştır. Ayrıca Türkiye NATO’ya katılma yolunda da önemli bir adım atmıştır.

 

SEATO’NUN KURULUŞU

-     II. Dünya Savaşı’nda Fransız sömürgesi olan Hindiçini’ni işgal eden Japonya, yenileceğini anlayınca Hindiçini’nde üç devlet kurduğunu ilan etmişti: Vietnam, Laos ve Kamboçya. II. Dünya Savaşı sona erdiğinde Fransa bu bölgeyi Fransız Uluslar Topluluğu çerçevesinde Hindiçini Federasyonu adıyla denetime almaya çalıştı. Ancak 1941’den beri Fransız sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesi veren Viet Minh hareketinin önderi Ho Chi Minh (Ho Şi Min), 1946’da Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan ederek ülkenin kuzeyindeki dağlık bölgelerde gerilla savaşı başlatmıştı.

-     1949 Çin Devrimi’nin de etkisiyle Ho Chi Minh, Fransa’ya karşı başarılı oldu. 1954 Cenevre Sözleşmesine göre, Vietnam 18. enlem sınır kabul edilerek Kuzey ve Güney Vietnam olmak üzere ikiye bölündü ancak 1956’da yapılacak olan serbest seçimlerle iki ülke birleşecekti. Antlaşmayı “komünist tuzağı” olarak değerlendirip imzalamayan ABD, bölgede Çin ve Sovyet etkisinin güçlendiğini düşünerek 1954’te Güneydoğu Asya İttifak Örgütü’nü (SEATO) kurdu.

-     II. Dünya Savaşı'ndan sonra ikiye ayrılan Vietnam'ın kuzeyinde komünistlerin gücünü artırması ve Kore Savaşı, ABD'yi bölgede yeni önlemler almaya zorladı. Bu yüzden Amerika, Uzak Doğu'daki etkinliğini artırmak amacıyla ilk adım olarak bağımsızlığını yeni kazanan Tayland, Laos, Kamboçya ve Güney Vietnam'a askeri ve ekonomik yardımları artırdı.

-     İkinci adımda ise, SEATO veya Manilla Paktı denen Güney Doğu Asya Antlaşma Teşkilatı 'nı (South East Asia Treaty Organization) kurdu. Bu kollektif savunma sistemi, 8 Eylül 1954'de, Amerika, İngiltere ve Fransa ile, Uzak Doğu ülkelerinden Yeni Zelanda, Avustralya, Filipinler, Tayland ve Pakistan'ın katılması ile kurulmuştur. ABD, bu faaliyetiyle, SSCB ve Çın’i Batı Avrupa kıyılarından Pasifik'e kadar uzanan bir çember içine almıştır.

 

HİNDİÇİNİ SAVAŞI (1945-1954)

Nedenleri

^ İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Hindiçini'deki sömürgele­rine (Vietnam, Laos, Tayland ve Kamboçya) tekrar yer­leşerek eski düzeni kurmaya çalışan Fransa'ya karşı bağımsızlık ayaklanmalarının başlaması

^ Japonya'nın Fransa'yı Uzak Doğu'dan çıkarmak amacı ile Hindiçini'deki sömürgeleri kışkırtması

^ Müttefiklerin İkinci Dünya Savaşı sırasında verdikleri de­meçlerde, sömürgelere bağımsızlık vaadinde bulunmaları

^ ABD Cumhurbaşkanı Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Churchill arasında yapılan bir toplantıdan sonra yayınlanan 14 Ağustos 1941 tarihli Atlantik Demeci'nde "bütün millet­lerin, kendi seçtikleri idare altında yaşayacaklarının" belirtilmesi.

^ Bu sebeplerden dolayı Hindiçini'deki sömürgeler (Vietnam, Laos, Tayland ve Kamboçya) Fransa'ya karşı ayaklanmalar başlattılar. Japonya savaştan çekildikten sonra Vietnam'ın kuzey bölgelerinde "Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'ni" kuran Ho Chi-Minh (Ho Şi Min) liderliğindeki komünistler bu bağımsızlık hareketini yü­rütmekteydi. Ancak Fransa bu bağımsızlık hareketlerini bastırmak isteyince Uzak Doğu'da Hindicini Savaşı patlak verdi.

^ Ho Şi-Min liderliğindeki kuvvetler Fransa'nın başına dert oldu. Çin tarafından desteklenen Viet-Minh ile Fransa arasında çetin bir mücadele başladı. Bu mücadele devam ederken Kore Savaşı patlak verdi. Sovyet Rusya ile Çin, Kore savaşı ile uğraştıkları için Viet-Minh'in mücadelesi ikinci planda kaldı. Ancak Kore Savaşı Temmuz 1953'te sona erince, Moskova ve Pekin yardımlarını bu kere Ho Chi-Minh'e daha yoğun aktarmaya başladılar. Dolayısı ile Kore savaşı sırasında bir nebze yavaşlamış görünen Hindicini Savaşı, 1953 yazından itibaren yeniden şiddetlendi. Bu savaşların şiddetlenmesi, 1954 yılında Hindicini meselesini Doğu ve Batı blokları arasında ciddi bir buhran haline getirdi. Bunun üzerine ABD, Fransa, Sovyet Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti ve İngiltere'nin katılması ile Nisan 1954'te Cenevre'de bir konferans toplandı.

^ Cenevre Konferansı, 20 Temmuz 1954'de, Hindicini Yarımadası'nda bir ateşkes antlaşmasının imzalanması ile kapandı.

Bu anlaşma ile

  • Fransa; Vietnam, Laos ve Kamboçya'dan tamamen çekilecek ve bu ülkelerin bağımsızlığını tanıyacak
  • Vietnam 17. enlemden itibaren ikiye bölünecek; kuzeyi Ho Şi Min ve Viet-Minh'e bırakılacak; güneyde ise ayrı bir Vietnam Devleti kurulacak gibi maddeler kabul edildi.

^ Böylece Fransa Uzak Doğu'dan çekilmek zorunda kaldı ve Hindicini Yarımadası'ndaki sömürgeler bağımsızlıklarını kazandı.

^ Soğuk Savaş döneminde Almanya ve Kore'den sonra Vietnam da resmen ikiye bölünmüş oldu.

^ Fransa, Hindiçini'den çekilince Güney Vietnam ABD'nin kontrolü altına girdi. Bu da 1960'tan sonra ABD'yi Vietnam'da yeni bir maceraya sürükleyecektir.

^ 21 Temmuz 1954’te imzalanan Cenevre Antlaşması kararlarına göre, geçici olarak ülke kuzeyde komünist kontrolündeki Demokratik Vietnam Cumhuriyeti, güneyde Vietnam Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı devlete bölünmüş, bölünme hattı da 17. Paralel olarak belirlenmiştir.

 

 

ANZUS TEŞKİLATI 1951

  • ANZUS Paktı, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın bu iki devletle Eylül 1951'de imzaladığı bir güvenlik antlaşmasıdır.
  • İmzacı devletlerin adlarının baş harfleri dolayısıyla Anzus Paktı adını alan bu antlaşmaya göre; taraflar Büyük Okyanus bölgesinde herhangi bir saldırıya uğramaları halinde birbirlerine yardım edeceklerdi.
  • Amerika Birleşik Devletleri Anzus Paktı'nı imzalamadan kısa bir süre önce 31 Ağustos 1951'de Filipinler Cumhuriyeti ile de, karşılıklı savunma antlaşması adını alan bir ittifak antlaşması imzaladı. Bu ittifak gereğince, yine taraflar Büyük Okyanus'ta bir saldırıya uğramaları halinde birbirlerine yardım edeceklerdi.

 

ASEAN TEŞKİLATI 1967

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği; 8 Ağustos 1967'de Vietnam Savaşı'ndan kaynaklanan komünist genişlemeye karşı olarak Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan uluslararası örgüt. 2005 yılında örgütün toplam gayri safi yurtiçi hasılası yaklaşık 884 milyar dolardır. Yılda %4'lük bir büyüme oranı yakalanmıştır. 2006'da GSYH 1,066 trilyona yükselmiştir.

v  ASEAN, 8 Ağustos 1967’de Bangkok’ta Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur’un kurduğu uluslararası bir örgüttür. 8 Ocak 1984’te Bruney Darussalam, 28 Temmuz 1995’te Vietnam, 23 Temmuz 1997’de Lao PDR ve Birmanya ve 30 Nisan 1999’da Kamboçya örgüte dahil olmuştur.

v  2003 yılında ASEAN liderlerinin ASEAN’ın 3 bölümü kapsaması gerektiği kararı üzerine ASEAN Güvenlik Topluluğu, ASEAN Ekonomik Topluluğu ve ASEAN Toplum ve Kültür Topluluğu oluşturuldu.

Türkiye, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği Dostluk ve İşbirliği Andlaşması'na (ASEAN/TAC) katılım belgesini 23 temmuz 2010 tarihinde imzalamıştır.

 

Rektör Uyarıyor

Muhammed Musaddık Kimdir?

İran'daki İngiliz petrol tesislerinin millileştiren ve başbakanlığı sırasında (1951-1953) Şah Muhammed Rıza Pehlevi'yle büyük bir iktidar çekişmesi içine giren İranlı siyasi önder. 1951 yılında İran Başbakanlığına geldi ve 1953 yılında darbe ile görevden uzaklaştırıldı.

 

 

ASYA VE AFRİKA’NIN KURTULUŞU

-     II. Dünya Savaşı ise milliyetçiliğin dünya genelinde yayılmasında ve sömürgeler üzerinde Batı egemenliğinin yıkılmasında belirleyici etken oldu. Batı Avrupa’nın güçlü devletleri, Asya’dan Afrika’ya kadar uzanan bölgede sömürge halklarının kararlı bağımsızlık talebiyle baş edemeyecek kadar itibar ve güç kaybetmişlerdir. Bu durumda II. Dünya Savaşı’nda Batılı devletlerin üst üste aldığı askerî başarısızlıklar, sömürge altında yaşayan milletlerin bağımsızlık mücadelesine hız kazandırdı.

 

GÜNEY ASYA VE AFRİKA’DAKİ GELİŞMELER

 

GÜNEY ASYA’DAKİ GELİŞMELER:

-     1763'ten beri İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da 1917'de Mahatma Gandi'nin faaliyetleri Hindistan'daki milliyetçilik hareketlerine hız kazandırdı. İngilizler bu gelişmeler üzerine 1919'da bazı eyaletlerde bir kısım yetkilileri halk tarafından seçilen yerli liderlere bıraktıysa da bu gelişme, Hindistan'daki bağımsızlık mücadelesini durdurmaya yetmedi. İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da ilk bağımsızlık hareketlerini yurt dışında eğitim öğretim gören aydınlar başlatmıştır. Hintliler, bağımsızlık faaliyetlerine ilk olarak yerel yönetimlerde söz sahibi olma çalışmalarıyla başladılar.

-     1917'de Gandi'nin faaliyetleriyle milliyetçilik hareketleri hız kazandı. İngiltere, 1935'te Hindistan'da yeni bir anayasa hazırlayarak eyaletlerde bütün yönetim yetkilerini Hintli yöneticilere bıraktı. Ayrıca 30 milyon kadar Hintliye seçme hakkı tanındı.

-     Hindistan'da bu gelişmeler yaşanırken, Hindu yönetimi altındaki Müslümanlar ayrı bir devlet kurma isteklerini açıkladılar. 23 Mart 1940'ta Lahor'da toplanan "Müslümanlar Birliği Cemiyeti Kongresi" Hindulardan ayrı bir Pakistan Devleti kurulmasını kararlaştırdı, Pakistan'ın kurulması için çalışmaların liderliğini Muhammed Ali Cinnah yapıyordu.

-     İngiltere, 1945'te kurucu meclis ve geçici bir hükümetin kurulmasını kabul etti. 1946'da Hint Yarımadası'nda Hindistan ve Pakistan adıyla iki bağımsız "dominyon" kurulması kararlaştırıldı.

-     15 Ağustos 1947'de İngiliz askerleri Hindistan'ın kuzeyinden çekilmesi ile Pakistan Devleti kuruldu. 15 Ağustos 1947'te Hindistan Devleti bağımsızlığını kazanarak İngiliz Uluslar Topluluğunun birer üyesi oldular.

-     Önemli Uyarı:  Hindistan ve Pakistan'daki bağımsızlık mücadelesi bölge ülkeleri üzerinde etkisini göstermiş, Seylan, Birmanya ve Malezya İngiltere'den, Endonezya Hollanda'dan, Vietnam, Laos ve Kamboçay Fransa'dan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler.

-     Önemli Uyarı:  Hindistan 1947'de bağımsızlığını kazandıktan sonra iki bloka da dâhil olmayıp Bağlantısızlar Hareketi'nin önde gelen devletlerinden biri oldu.

 

MAHATMA GANDHİ (1869-1948)

Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri Gandhi (Gandi) 2 Ekim 1869 günü Porbandar’da dünyaya gelmiştir. Gandhi, Hindistan ve dünyada, yüce ruh anlamına gelen mahatma ve baba adlarıyla anılır. Hindistan’da resmî olarak “Ulus’un Babası” ilan edilmiştir ve doğum günü olan 2 Ekim “Gandhi Jayanti” adıyla millî tatil olarak kutlanır. Birleşmiş Milletler de 2007’de 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü”

ilan etmiştir. Gandhi, 30 Ocak 1948’de bir Brahman tarafından öldürüldü.

 

MUHAMMED ALİ CİNNAH (1876-1948)

-     1910’da İngilizlerin Hindistan’daki yasama meclisine Müslümanları temsilen Bombay’dan üye seçilmiştir. Gerek konseyde kaldığı dönemlerde gerekse 1910 ve 1920’li yıllarda Hindularla Müslümanların birliği için mücadele etmiştir. İngilizlerin ve 1920’lerde ortaya çıkan bazı yeni Hindu liderlerin mücadeleyi din temelinde bölen tüm yaklaşımlarıyla mücadele etmiştir.

-     Gandhi’nin 1920’lerde Osmanlı halifeliği için yaptığı pasif direnişe karşı çıkmıştır. 1920’lerin sonlarında Hindularla Müslümanların şiddetli çatışmaları yaşansa bile tek bir Hindistan için iyimserliğini korumuştur. Ancak, 1930’larda yerel hükûmetlerde Müslümanlar dışlanmaya başlayınca ayrı bir devlet kurma düşüncesi onda da oluşmaya başlamıştır.

-     1934’te yeniden Müslümanlar Birliği başkanı seçilen Cinnah, II. Dünya Savaşı sırasında bağımsız bir Pakistan için mücadelesini sürdürmüştür. 1947’de bağımsızlıktan bir yıl sonra vefat eden Cinnah, liberal ve demokrattı. İslam’dan ilham alan ancak modern, demokratik ve halk iradesine dayalı bir ülke amaçlıyordu. Atatürk’ten çok etkilenen Cinnah, düşündüklerini yaşama geçiremeden vefat etmiştir.

 

 

HİNDİSTAN – PAKİSTAN VE BANGLADEŞ İLİŞKİLERİ

{  Pakistan ve Hindistan'ın kapladığı ve Asya alt-kıtası veya Hindistan alt-kıtası denen geniş topraklar 18'inci yüzyılın ortalarından beri İngiltere'nin sömürgesi idi. İngiltere burasını Yedi Yıl Savaşları

(1756-1763) sonunda 1763 Paris barışı ile Fransa'dan almıştı. İngiltere Hindistan'ı tam bir sömürge şeklinde idare etmekle beraber, bilhassa 18'inci yüzyıldan itibaren yerli halk İngiliz idaresine karşı, zaman zaman çok çetin mücadeleler açtı.

{  I'inci Dünya Savaşı sırasında İngiltere sadece Hintlilerden meydana gelen bir askeri kuvvet teşkil etti ve kuvveti bilhassa Orta Doğu'da kullandı. Bundan dolayı, İngiltere 1919'da, bazı eyaletlerdeki bir kısım yetkilerini halk tarafından seçilen yerlilere bıraktı. Fakat bu küçük taviz Hindistan halkını tatmin etmekten uzaktı. Kaldı ki şimdi bağımsızlık hareketi de genişlemişti. Bağımsızlık hareketinde Hinduların lideri Mahatma Gandhi ve Kongre Partisi, Müslümanların lideri ise Muhammed Ali Cinnah ve Müslüman Ligi idi. Bu liderlerin İngiliz idaresine karşı mücadeleleri uzun sürdü. İngiltere nihayet 1935 de, halk tarafından seçilmiş üyelerden meydana gelen eyalet meclisleri kurulmasını kabul etti ve 1937'de ilk seçimler yapıldı.

Aynı zamanda yaptığı bir açıklama ile de savaştan sonra Hindistan’a bağımsızlık vereceğini bildirdi. Gerçekten savaştan sonra sözünü tuttu ve 1947 Ağustosunda Pakistan ve Hindistan adı ile iki bağımsız devlet ortaya çıktı. Müslümanlar Pakistan'ı meydana getirdikleri için, nüfus dağılışı dolayısiyle Pakistan iki topraktan meydana geliyordu. Biri, bugünkü Pakistan olup buna Batı Pakistan deniyordu. Diğeri ise, eski adı Doğu Bengal ve bugünkü adı ile Bangladeş olan Doğu Pakistan idi.

{  Pakistan ve Hindistan bağımsız oldukları günden beri birbirleriyle geçinememişlerdir. Ve bir kaç defa da silahlı çatışmaya girmişlerdir. Bunların ilki de 1948'dedir. Sebebi ise, halkının çok büyük çoğunluğu Müslüman olan, asıl adı ile Jammu ve Keşmir veya kısa adı ile Keşmir'dir.

1948 yılında Keşmir yüzünden Hindistan ile Pakistan arasında bir savaş çıkmasına sebep oldu.

{  Sovyetlerin "tarafsızlık" tutumu bu kadarla da kalmadı. Sovyetler Birliği Başbakanı Kosigin'in aracılık çabaları üzerine, Pakistan Devlet Başkanı Eyüp Han ile Hindistan Başbakanı Lal Bahadur Shastri, Uzbekistan Sovyet Cumhuriyetinin başkenti Taşkent'de 4 Ocak 1966'da bir araya geldiler. Keşmir konusunda, 10 Ocak 1966'da Taşkent Deklarasyonu denen belgeyi imzalayıp yayınladılar. 9 Maddelik bu anlaşmaya göre, her iki taraf da, kuvvetlerini, çatışmaların başladığı 5 Ağustos 1965 tarihinden önceki mevzilere çekecekler ve anlaşmazlıklarını kuvvet yoluyla değil, barışçı vasıtalarla çözeceklerdi. İki ülkenin münasebetleri, birbirlerinin içişlerine karışmama esasına dayanarak ve her iki hükümet birbirlerinin aleyhine propagandaya girişmeyeceklerdi. Nihayet, iki ülke arasında, ekonomik ve ticari ve kültürel münasebetlerin geliştirilmesine çalışılacaktı.

Taşkent Deklarasyonunun bir mühim tarafı da, Deklarasyonun sonunda Pakistan ve Hindistan'ın, bu anlaşmayı gerçekleştirmesinden dolayı Sovyet hükümetine ve Başbakan Kosigin'e teşekkürlerini ifade etmeleriydi ki, tabiatıyla bu Çin için pek hoşa gidecek bir şey değildi.

1965 Pakistan-Hindistan savaşı, Pakistan'ın, eski adı ile Bağdat Paktı olan Merkezi Antlaşma Teşkilatı ile olan münasebetlerine bir burukluk getirdi. Türkiye ve İran müttefikleri olan Pakistan’ı bu savaşta destekleyeceklerini daha 10 Eylülde açıklamakla beraber, Pakistan'ın Türkiye'den istediği 24 savaş uçağını Türkiye, bunların NATO amaçları için kullanılabileceği gerekçesi ile veremedi.

{  Daha 15 ay önce, Başkan Johnson'ın Türkiye Başbakanına gönderdiği mektupta, Amerikan yardımından verilen silahların ancak savunma amacı ile kullanılabileceğini, Kıbrıs'taki bir Türk askeri harekatı için kullanılamayacağını bildirdiğini de burada hatırlatalım. Mamafih, Türkiye 5 milyon dolar değerinde diğer çeşit askeri malzeme ve silahı Pakistan’a gönderdi.

Pakistan-Hindistan münasebetlerindeki sükunet ancak beş yıl kadar devam etti. 1971'de yeni bir çatışma ve savaş içine girdiler. Bu seferki savaşın sebebi ise, Doğu Pakistan'ın ayaklanarak Bangladeş adı ile bağımsızlığını alması ve Hindistan'ın da bu işe karışmasıdır.

1970 sonlarında Pakistan'da yeni bir anayasa meselesi ortaya çıktı. Yeni anayasa meselesi, ayrılıkçı hareketin öncülüğünü yapan Şeyh Mucibur Rahman liderliğindeki Awami Partisi için bir fırsat oldu. Mucibür Rahman, yeni Anayasada, Doğu Pakistan için bağımsızlığa kadar varabilecek geniş hak ve yetkiler istedi. Tabiatiyle buna Batı Pakistan razı olmadı ve onun üzerine halk ayaklandı.

Awami Partisi, 23 Mart 1971'de Bangladeş adı ile Doğu Pakistan'ın bağımsızlığını ilan etti. Fakat kurulan Bangladeş hükümeti Nisan ortalarında Pakistan askeri birliklerince dağıtıldı. Bunun üzerine Awami mensupları, Bangladeş Kurtuluş Ordusu adı ile bir kuvvet teşkil edip Pakistan'a karşı savaşa başladı. Yani, Doğu Pakistan'da bir iç savaş başlamıştı.

15 Aralık 1971 günü de Bangladeş Devleti'nin kuruluşu resmen ilan edildi. Hindistan Başbakanı Bayan Gandhi de 17-19 Mart 1972 günlerinde Dacca'yı ziyaret etti ve Hindistan ile Bangladeş arasında bir dostluk ve işbirliği antlaşması imzalandı. Bu suretle Hindistan Bangladeş'i kanadının altına alıyordu. Bangladeş'in kuruluşu Hindistan için büyük bir avantajdı. Zira Doğu Pakistan mevcutken, Hindistan doğudan ve batıdan iki Pakistan arasında sıkışmış vaziyetteydi. Her iki tarafta da Hindistan için bir güvenlik meselesi söz konusu idi. Şimdi ise doğudan yönelen baskı kalktığı gibi, Hindistan doğuyu da kontrolu altına almış olmaktaydı.

{  Yeni kurulan Bangladeş devletini Amerika, Sovyetler Birliği ve Çin hemen tanıdılar. Yalnız şunu da belirtelim ki, Pakistan-Hindistan savaşı üzerine Amerika Hindistan’a yapmakta olduğu yardımı kesmiştir.

Pakistan ise Bangladeş'i 1974 Şubatında Lahore'da yapılan İslam Zirve Konferansı sırasında İslam ülkelerinin ısrarı üzerine tanımış ve Bangladeş de İslam Konferansına davet edilmiştir.

 

ASEAN:

Bölge ülkeleri Soğuk Savaş Dönemindeki siyasi şartlara bağlı olarak farklı bloklarla ilişki kurmuşsa da kendi aralarındaki sorunların çözümünde:

-büyük güçlerin müdahalesini dengelemek

-siyasi ekonomik ve ticari alanda işbirliğini sağlamak

amacıyla ASEAN (Güneydoğu Asya Milletleri Birliği)'ni kurdu (8 Ağustos 1967) Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur tarafından kurulan bu teşkilata daha sonra Brunei, Vietnam, Laos, Birmanya ve Kamboçya dahil olmuştur.

 

AFRİKA’DAKİ GELİŞMELER

-     1941 yılında ABD başkanı Roosvelt  ile İngiltere başbakanı Churchill tarafından açıklanan hür irade ve özerk ilkeleri, Afrika'da Avrupa sömürgeciliğinin sonunun geldiğini belirtiyordu. Afrika'da sömürgeciliğin sona ermesi, İtalya'nın Etiyopya ve Libya'dan sürüldüğü 1940'lı yıllarda başlamıştır.

-     Sosyalist ülkeler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Asya ve Afrika'daki sömürgelerde başlayan bağımsızlık hareketlerini desteklediler. Bu destek, sosyalizme sempatiyi artırdı. Bağımsızlık hareketlerinin liderliğini yapan aydınlar, gerçek anlamda ulusal bağımsızlığın, ancak devletçi bir ekonomiyle gerçekleşebileceğini savundular. Böylece tek parti rejimleri ya da askeri diktatörlükler altında uygulanan ekonomi programları "Afrika Sosyalizmi" ve "Arap Sosyalizmi" gibi adlarla geri kalmış ülkelerde uygulama alanı bulmuştur. Cezayir Tunus, Libya, Gana, Gine, Birmanya ve Tanzanya bu tür rejimlere örnek olarak gösterilebilir.

-     İngiltere ve Fransa dışında Afrika’da sömürgeleri olan Almanya, Belçika, Portekiz ve Hollanda’nın savaşın yıkıcı etkilerine maruz kalması, buna karşı Afrika devletlerinin ekonomik yönden güçlenmeye başlamaları ve milliyetçiliğin de güçlenmesi kıtadaki sömürgeciliğin zayıflamasında etkili olmuştur.

-     Bu yönde ilk adımı 1957’de İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanan Gana atmıştır.

-     Gana’nın bağımsızlığını Nijerya ve Sierra Lione (1960) ile Gambiya (1965)’nın bağımsızlıkları izlemiştir.

-     Kenya’da 1952’de “Mau Mau” gizli örgütünün başlattığı İngiltere’ye karşı isyan hareketi 1963’te bağımsızlığın kazanılmasıyla sonuçlanmıştır. Ayrıca Uganda ve Tanganika da bu dönemde İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanmıştır.

-     Fransa’ya karşı Afrika’da başlayan en önemli bağımsızlık hareketi ise Cezayir’de olmuştur. Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nda (1942) Cezayir’i direniş merkezi olarak kullanmış, savaş bittikten sonra Cezayirliler fedakârlıklarına karşılık bağımsızlık ya da Fransızlarla aynı haklara sahip olmak istemişlerdir. Ancak Fransızlar bu isteklere büyük tepki göstermiş ve halk katledilmeye başlanmıştır.

-     Millî Kurtuluş Cephesi ve Cezayir Ulusal Hareketi’nin Fransa’ya karşı mücadelesinde teşkilatlanmaya başlayan halk, 1954 yılında bilfiil başlayan silahlı mücadelesinde, 1956’da bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağlamıştır. Mücadele 1962’de Evian Antlaşması’nın imzalanması ve Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığın kazanılmasıyla sonuçlanmıştır.

-     Fransa 1956’da Cezayir’i elde tutmak için Fas ve Tunus’un bağımsızlığını tanımıştır.

-     1911’de İtalya’nın hâkimiyetine giren Libya (Trablusgarp)’ta, müttefik devletlerin yardımı ile 1951’de yabancıların idaresi son bulmuş ve Libya Krallığı kurulmuştur. 1953’te Arap Birliği’ne ve 1955’te de BM’ye üye olmuştur.

-     Bağımsızlıklarını kazanan devletler, Doğu-Batı mücadelesinde her iki blokun dışında kalarak öncelikle ekonomik kalkınmayı hedeflemişlerdir. Bu amaçla 25 Mayıs 1963’te Afrika Birliği Teşkilatı (OAU), 32 bağımsız Afrika ülkesi tarafından kurulmuştur. Teşkilatın amaçları: Afrika ülkeleri arasındaki birlik ve dayanışmayı geliştirmek, üyelerinin bağımsızlıklarını gözetmek, tüm kolonileşme biçimlerini ortadan kaldırmak, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak uluslararası iş birliğini ilerletmek; üyelerinin ekonomi, diplomasi, eğitim, sağlık, bilim ve savunma politikalarını uyumlu hâle getirmektir.

-     Güney Afrika ise 1910’dan beri İngiliz sömürgesiydi. 1961’den beri ırkların birbirinden ayrılarak ayrı sosyal statülerde ve hukuki koşullarda yaşamaları anlamına gelen “apartheid” politikası Güney Afrika’da resmî devlet politikası olarak sürdü. Bu ırk ayrımcılığına karşı Nelson Mandela liderliğindeki Afrika Ulusal Kongresi 1970’lerden 1990’lara kadar mücadele etti. Irkçılık 1994’te kaldırıldı ve Mandela Güney Afrika’nın ilk siyahi devlet başkanı seçildi.

 

 

AFRİKA BİRLİĞİ TEŞKİLÂTI (OAU) (1963)

Bağımsızlıklarını kazanan Afrika ülkeleri, Doğu - Batı bloklarının dışında kalarak öncelikle ekonomik kalkınmayı hedeflediler. Bu amaçla 25 Mayıs 1963 te 32 Afrika ülkesi tarafından Afrika Birliği Teşkilatı (OAU) kurulmuştur.

Teşkilatın amaçları,

  1. Afrika ülkeleri arasında birlik ve dayanışmayı geliştirmek
  2. Üyelerinin bağımsızlığını gözetmek, tüm kolonileşme biçimlerini ortadan kaldırmak
  3. Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine uygun olarak uluslararası iş birliğini ilerletmek; üyelerinin ekonomi, diplomasi eğitim, sağlık, bilim ve savunma politikalarını uyumlu hale getirmek şeklinde sıralanabilir.

Önemli Not: Batı kültürünün etkisi ve Batı’nın siyasi-iktisadi müdahaleleri Afrika’daki geri kalmışlığın temel nedenleri arasındadır.

 

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Türkiye’nin Avrupa Konseyine Girişi

-     II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupa’nın Sovyetler Birliği tehdidi altında kalması üzerine İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda, İtalya, Norveç, İsveç 5 Mayıs 1949’da Londra’da antlaşma imzalayarak Avrupa Konseyini kurmuşlardı.

-     Batı ile siyasi, ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi ve güvenliğini arttırma adına Türkiye ittifaklar sistemine yönelik önemli bir adım atarak askerî niteliği olmayan bu teşkilata 8 Ağustos 1949’da üye oldu.

Türkiye’nin NATO’ya Girişi

-     Ekonomi ve güvenlik arayışı Türkiye’nin Soğuk Savaş Döneminde Batı ile ilişkilerinde belirleyici etkenler olmuştu. Türkiye’nin modernleşme sürecini devam ettirmek istemesi de Batı ile ilişkilerin geliştirilmesinde bir etkendi. Bu dönemde Türkiye’nin dış politikada en önemli hedeflerinden biri de NATO’ya üyelikti. Türkiye, kurulduğu andan itibaren NATO’ya dâhil olmaya çalışmıştı. Truman Doktrini’nden sonra Amerikan yardımının NATO vasıtasıyla Batı Avrupa’ya yayılması, Türkiye’de kendine yapılan yardımın azalacağı endişesi doğurmuştu.

-     Türkiye NATO’ya ilk müracaatını Mayıs 1950’de, ikinci müracaatını ise Ağustos 1950’de yaptı. ABD, Türkiye’nin bu isteğine itiraz etmedi. Fakat İngiltere ve bazı Avrupa devletleri, Türkiye NATO’ya alınırsa bunun SSCB tarafından tepki ile karşılanacağı hatta savaşa neden olacağı düşüncesiyle Türkiye’nin başvurusuna karşı çıktılar.

-     25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı, Türkiye’nin Batı Bloku içinde yer alması için bir fırsat oldu. Türkiye, Kore Savaşı’nın başlaması üzerine Birleşmiş Milletler Teşkilatının davetine olumlu cevap vererek 4.500 kişilik bir kuvvetle BM gücünde yer aldı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez yurt dışına asker yollandı. Türkiye, bu girişimi ile Amerika’yı etkileyerek NATO konusunda bu devletin desteğini almak istiyordu.Kore Savaşı’nın meydana getirdiği kaygı verici ortam ve Türkiye’nin Kore Savaşı’nda gösterdiği başarı, Türkiye ile ilgili itirazları azaltmıştı. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya saldırma ihtimaline karşı SSCB’ye yakın bir üs gerektiği, bunun için en uygun yerin Türkiye olduğu strateji uzmanlarınca belirtilmiş, bu da Türkiye’ye ilgiyi arttırmıştı.

-     15 Eylül 1951’de Ottowa’da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte kabul edilmesine karar verdi. TBMM, 18 Şubat 1952 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşması ve Protokolünü kabul etti. Türkiye’nin NATO’ya girişi ile Türkiye-ABD ilişkileri daha da gelişti. Türk topraklarının güvencesi NATO güvencesi altına alınmış oldu.

 

Balkan Paktı’nın Kurulması

-     Türkiye’nin NATO’ya üye olması Sovyetler Birliği ve onun nüfuzu altındaki Bulgaristan tarafından tepki ile karşılanmıştı. NATO’nun yanında Balkanlarda aktif politika izlemenin gerektiğine inanan Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında 28 Şubat 1953’te “Dostluk ve İş Birliği Anlaşması” imzalanarak Balkan Paktı kurulmuştur. Bu belgeyle üç devlet aralarında ekonomik ve kültürel iş birliği yapacaklar, sorunlarını barışçı yollarla çözecekler, ortak savunma konusunda iş birliğini sürdüreceklerdi. Bu anlaşmadan sonra bu üç devlet arasında ilişkiler daha da gelişti ve 9 Ağustos 1954’te “Siyasi İş Birliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzalanarak Üçlü Balkan İttifakı kuruldu. Bu gelişme ABD ve İngiltere tarafından memnuniyetle karşılandı. Fakat zamanla İttifakı oluşturan devletlerarasındaki görüş farklılıkları ve sorunlar ittifakın ömrünün uzun süreli olmasını engelledi.

-     Stalin’in ölümünden sonra 1954’ten itibaren Yugoslavya’nın SSCB ile tekrar yakınlaşması ve Türk-Yunan ilişkilerinin Kıbrıs meselesinden dolayı bozulmasıyla Pakt, gücünü kaybetmeye başladı.

 

Bağdat Paktı’nın Kurulması

-     Türkiye’nin NATO’ya girdikten sonra Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunmasında kendine düşen rolü oynamasını hassasiyetle beklediklerini ifade etmişlerdir. Bunun üzerine, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ise TBMM’de yaptığı konuşmada Orta Doğu savunmasının gerek stratejik, gerek ekonomik bakımlardan Avrupa’nın korunması için zorunlu olduğunu belirtmiştir.

-     Bu tarihlerde Arap-İsrail gerginliği, İngiliz-Mısır anlaşmazlığı Orta Doğu’da gergin bir hava oluşturmuştu. Bu ortamda bölgede savunma ve güvenlik amaçlı kurulan, Bağdat Paktının temeli Türkiye-Irak arasında atılmış (24 Şubat 1955), daha sonra Pakta İngiltere, Iran, Pakistan da katılmıştır. Arap Birliğini kurmak isteyen Arap ülkeleri ile bu ülkeleri yanına çekmek isteyen SSCB de bu Pakta tepki göstermiştir.

-     1958 Temmuzunda Irak’ta krallık rejiminin yıkılması sonucu yeni yönetim 24 Mart 1959’da, Bağdat Paktından çekildiğini resmen açıkladı. ABD bu gelişmelere rağmen Paktın devamından yana tavır sergiledi. Irak’ın ayrılmasından sonra Paktın merkezi Ankara oldu. Paktın adı 18 Ağustos 1959’da Merkezî Antlaşma Örgütü (CENTO) olarak değiştirildi. Bu şekliyle yirmi yıl devam eden örgüt, Pakistan ve İran’ın ayrılmasıyla hukuken olmasa bile fiilen sona ermiş oldu.

 

Türkiye’de Hayat

Siyaset

-     II. Dünya Savaşın’dan sonra uluslararası ortamın elverişli olması, Batı’nın demokratik fikirlerinden etkilenmiş bir kuşağın ve halkın demokrasi talepleri, çok partili hayata geçişte etkili olmuştur.

-     İlk muhalefet partisi, Temmuz 1945’te Nuri Demirağ tarafından Millî Kalkınma Partisi adıyla kuruldu.

-     Diğer taraftan bir grup CHP milletvekili (Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü) parti programı ve kanunlardaki bazı değişiklik tekliflerinin (dörtlü takrir) CHP grup toplantısında reddedilmesi üzerine partiden ayrılarak 7 Ocak 1946’da Demokrat Partiyi (DP) kurdular. Aynı yıl içinde İç İşleri Bakanlığından izin alınarak 13 parti kurulmuştur.

-     Birden fazla parti ile 1946 yılında seçimlere gidildi. Bu seçimde CHP 397, DP 69, Bağımsızlar da 7 milletvekilliği kazandı. 1948 yılında DP’nin iktidara karşı muhalefetini yetersiz gören bir grup milletvekili DP’den istifa ederek Millet Partisi (MP)’ni kurdular. Böylece Mecliste üç parti yer aldı (CHP, DP, MP). 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerden Demokrat Parti aldığı % 55,2 oy oranı ile birinci parti olarak çıktı. Seçimlere katılım % 89 ile yüksek bir orana ulaşmıştı. Böylece 27 yıl süren CHP iktidarı sona ermiş ve DP iktidarı başlamıştı.

-     22 Mayıs 1950’de DP Genel Başkanı Celal Bayar cumhurbaşkanı seçilerek hükûmet kurma görevini Adnan Menderes’e vermiştir.II. Dünya Savaşı’nın ekonomik etkilerinin azalması sonucunda 1954’te yapılan seçimlerde DP’yi 1950 seçimlerinden daha yüksek bir oyla (% 58,4) tekrar iktidara taşımıştır. Ekonomi alanında CHP’nin devletçilik modeline karşı daha liberal bir ekonomi modelini benimseyen DP aralıksız on yıl iktidarda kalmıştır.

-     1950 seçimleri tarihimizde "Beyaz Devrim" olarak adlandırılmıştır.

-     Bu dönemde Türkiye’ye Marshall Planı çerçevesinde ABD yardımları başladı. NATO’ya üyelik kabul edildi.

-     1954 Seçimleri  CHP’nin ekonomik sıkıntılara ana muhalefet partisi olarak önemli çözümler getirememesi Demokrat Partiyi güçlendirdi. 2 Mayıs 1954 seçimlerinde Demokrat Parti gücünü iyice arttırdı. DP 5,1 milyon oy alarak, Türkiye Cumhuriyeti Genel Seçimleri tarihinde (bugüne kadar) kırılamamış bir oy rekoru kırdı. Parti toplam oyların %57,5'luk kısmını almıştı.

-      TBMM,17 Mayıs 1954'te açıldı. Celâl Bayar 513 milletvekilinin katıldığı oylamada 486 oy alarak bir defa daha cumhurbaşkanlığına seçildi.

-     27 Ekim 1957 Seçimleri 1954’ten itibaren halkın DP’ye olan desteğinin azalmasında;

-Dış piyasalardaki elverişli şartların sona ermesi ve ekonomide bozulma belirtilerinin ortaya çıkması

-Enflasyonun hızla yükselmesi

-Şehirlerdeki sabit gelirlerin, asker ve sivil bürokrasinin maddi durumunu sarsması

-     Ekonomide yaşanan darboğaz ve siyasi çalkantılar nedeniyle DP seçimleri bir yıl önceye aldı. 27 Ekim 1957 günü yapılan seçimler öncesinde kampanya oldukça sert geçti. Seçimler iktidarı zayıflattı, muhalefetin elini güçlendirdi. Seçimler öncesinde muhalefetin seçimlere bir cephe halinde girmesini engelleyen DP, yine de oy kaybından kurtulamadı. Sonuçlara göre DP %47,9 oyla 424 milletvekili çıkardı.

-      Celâl Bayar 610 milletvekilinden 413 DP milletvekilinin katıldığı oylamada 413 oy alarak üçüncü defa cumhurbaşkanlığına seçildi.

-      Bu dönemde ekonomide ortaya çıkan olumsuzluklar hükümete karşı eleştirileri artırdı. Hükümetin Vatan Cephesi kurma ve muhalif gazeteleri kapatma gibi baskıcı politikası yanında CHP liderlerine de saldırılar başladı.

 

27 Mayıs Askeri Müdahalesi:

-     İktidar – Muhalefet arasındaki çekişme hükümetin muhalif düşüncede olanları tutuklamaya kadar geniş yetkilere sahip bir Tahkikat Komisyonu kurmasına yol açtı. Mecliste yaşanan çekişme sokağa da yansıdı. İstanbul ve Ankara’da çıkan olaylar bu şehirlerde sıkıyönetimin ilan edilmesine yol açtı.

-     Bütün bu gelişmelerin Milli Birlik Komitesi kuruldu ve  Türk Silahlı Kuvvetleri Milli Birlik Komitesi adına ülke yönetimine el koydu. Kara Kuvvetleri Komutanı Org.Cemal Gürsel başkanlığında bir hükümet kuruldu. Siyasi faaliyetler askıya alındı.

-     Cumhurbaşkanı Celâl Bayar,TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere Demokrat Parti'liler tutuklandı. Demokrat Parti, 29 Eylül 1960'da kapatıldı.

-     Milli Birlik Komitesi idam cezalarını onayladı. Tutuklu bulunan Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961'de,Başbakan Adnan Menderes ise ertesi gün İmralı Adası'nda idam edildi. Celâl Bayar ve Refik Koraltan ile 11 kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrildi.

27 Mayıs 1960 ihtilalini doğuran sebepleri özetleyecek olursak:

-     Muhalefet ve basının DP’yi sert bir şekilde eleştirmesi

-     İktidarın eleştiriler karşısında soğukkanlılığını kaybettiğini gösteren önlemler alması

-     İsmet İnönü’nün yurt gezilerinde engellemelerle karşılaşması

-     Üniversite gençliğinin sokaklara dökülmesi

-      Sıkıyönetimin ilan edilmesiyle ortamın daha da gerginleşmesi  

 

1961 Anayasası

-     1960 hükümet darbesinden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961'de kabul edilen 1961 Anayasası olarak bilinen anayasa değişikliği, 1924 Anayasası'nı yürürlükten kaldırarak yerine 1961 Anayasası'nı onayladı. Genç subayların yaptığı 27 Mayıs Askeri Müdahalesinin ardından, 37 yıllık bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek olduğu düşünülmüştür. Bu anayasa Soğuk Savaş dönemine aykırı olarak özgürlükleri arttıran Türkiye'nin en demokratik anayasasıdır.

-     9 Temmuz 1961'de halkın oyuna sunularak oylamaya katılanların %60,4’ü tarafından kabul edilmiştir. 1982 Anayasası'na kadar yürürlükte kalmıştır.

 1961 Anayasası ile;

-     Güçler ayrılığı sağlanmıştır. ( Yasama-Yürüme-Yargı )

-     Yasama gücü: Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olmak üzere iki meclistir.

-     Yürütmenin dışında bağımsız yargı organları kurulmuştur.

-     Yasamadan çıkan yasaların anayasaya uygunluğunu kontrol eden Anayasa Mahkemesi kurulmuştur.

-     Yürütmenin, yönetimin tüm eylemleri, kararları anayasal bir kuruluş olan Danıştay denetimine verilmiştir.

-     Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkıp Anayasa'da sözü edilen yetkili organlardan biri olmuştur.

-     Kişinin temel hak ve özgürlükleri Anayasa ile güvenceye alınmıştır.

-     1961 Anayasası ile tam bir parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk Devlet Anlayışı güçlenmiştir.

 

Ekonomi

-     1946 seçimlerinden sonra yeni kurulan hükûmet ekonomik problemlerin çözümü için yeni kararlar alınmasına ve ekonomide liberalleşmenin gerektiğine, inanıyordu. 1947 yılı, ekonomi alanında da değişimlerin yaşandığı bir yıl oldu. “7 Eylül 1947 Kararları” ile Türk lirasının değeri % 50 (1 ABD doları = 280 kuruş) düşürülerek ithalat kolaylaştırılmış, bankaların altın satmalarına izin verilmişti. Türkiye’de devletçi ekonomiden liberal serbest pazar ekonomisine geçişin ilk adımı bu kararlarla gerçekleşmiştir.

-     DP iktidarının ilk yıllarında Marshall yardımlarıyla desteklenen tarım, hızlı gelişme gösteren en önemli alanlardan biri olmuştur. Dışarıdan alınan krediler, ithal makinelerin alınmasında kullanılmıştı.

-     1951’de hükûmet, Türkiye’de yabancı yatırımı teşvik etmek için bir yasa hazırladı. Böylece yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapacağı bekleniyordu. Fakat bütün teşviklere rağmen yabancı yatırımlar da beklenen sonuç alınamadı.

-     Kara yolu yapımındaki hızlı gelişmeyle beraber, artan ithal otomobil ve kamyon sayısı, daha etkin bir pazarlama ve dağıtım olanağı sağladı. Demir yolları yapımı ise neredeyse tamamıyla durdu. Özel yatırımcıların isteksizliği ve sermaye yetersizliği büyük devlet işletmelerinin özelleştirilmesini engelledi.

-     Ekonomik büyüme % 4’e kadar düşerken dış ticaret açığı büyük bir hızla arttı. Hükûmet buna rağmen ithalatı ve yatırımları devam ettirdi. Ancak Ağustos 1958’de hükûmetin dış borca duyduğu gereksinim sonucu IMF’den borç alındı.

 

Sosyal ve Kültürel Hayat

-     Bu dönemde başta caz olmak üzere Rock and Roll ve diğer müzik türleri Türkiye’yi etkisi altına almaya başlamıştır.

-     Özellikle gençler radyolar ve plaklar aracılığıyla bu yeni müzik akımlarını takip ediyorlardı. Bu dönemin en önemli çıkışını önce bir radyo sanatçısı olarak ünlenen ve sonradan sahnelere geçen Zeki Müren yaptı. Müzeyyen Senar, Neşet Ertaş gibi isimler dönemin diğer ünlü sanatçıları arasında gösterilebilir.

-     Batı etkisi savaştan sonra sinemada da hissedilmeye başlandı. Bu dönemde çevrilen Ö. Lütfi Akad’ın “Vurun Kahpeye” filminde Batı sinemasının izleri görülmüştür. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı Metin Erksan’ın yönettiği “Karanlık Dünya Aşık Veysel’in Hayatı” filmi bu dönemde çekilmiştir.

-     Ayrıca Hollywood-Western filmlerinin uyarlamaları da görülmüştür. 1949- 1959 arasında edebiyat eserlerinden ve yabancı filmlerden uyarlama 553 film çekilmiştir

-     Roman ve hikâye yazarları, II. Dünya Savaşı’nın toplumumuzda sebep olduğu çeşitli olumsuzlukları, çevrelerindeki yoksulluğu, geri kalmışlığı, köyden kente göçü ve bunun getirdiği sorunları, tarım sanayi ilişkilerini ve gelir dağılımındaki dengesizlikleri eserlerinde sıkça işlediler. Dilde özleşmenin yaşandığı bu dönemde sanatçılar eserlerine kendi siyasi düşüncelerini de yansıttılar.

-     1940’lı yıllarda ilk edebi hareket şiir alanında Garip Akımı ile başladı. Orhan Veli’nin öncülüğünü yaptığı grup, şiiri kurallardan soyutlamayı, anlatımda yeni bir dil kullanmayı ve gelenekçiliği bırakarak yenilikçilik ilkesini benimsedi.

-     Garipçiler akımına karşı oluşan “İkinci Yeniler”in şiir anlayışının temelini konuşma dilinden uzaklaşarak edebi sanatı bolca kullanmak gibi ilkeler oluşturmuştur. 1950’lerde ise “İkinci Yeni” grubu içinde yer alan Edip Cansever, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Cemal Süreya ve Turgut Uyar gibi şairler döneme damgasını vurmuştur. İkinci Yeni grubu, Garipçilerin tam tersine konuşma dilinden uzaklaşarak şiirde duyguya, hayal gücüne ve imgeye önem verdiler. 1950’lerin bir diğer akımı da Munis Faik Ozansoy, İlhan Geçer, Mehmet Çınarlı ve Mustafa Necati Karaer gibi sanatçılardan oluşan Hisarcılar’dır. Onlara göre yaşayan dil, millî sanat, sanatçı bağımsızlığı temel ilkelerdi. 1950’lerde Nâzım Hikmet; toplumsal ve siyasal düşünceleri de şiire yansıtan, yabancı dillere de çevrilen pek çok eseriyle tanınmıştır.

-     Bu dönemin diğer bir akımı ise 1950’de ortaya çıkan Hisarcılar Grubu’dur. Bu grubu birleştiren temel amaç; toplumsal değerleri korumaktır. Sanatçı bağımsızlığı, yaşayan dil ve millî sanat temel ilkeleridir.

-     1950’lerde yazarlar, roman ve hikâyelerinde II. Dünya Savaşı ve sonrasının olumsuzluklarını, geri kalmışlığı, tarım ve sanayi ilişkilerini, köyden kente göçü konu edinerek toplumsal gerçekçilik akımının yolundan ilerlemişlerdir. Yaşar Kemal “İnce Memed” romanını 1955’te yazmıştır. Toplumcu gerçekçi yazarlardan Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz; mizah alanında öne çıkmış, DP ve CHP iktidarlarının baskıcı politikalarına karşı “Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşa” gibi dergiler çıkarmışlardır.

-     Yaşar Doğu güreşte 1946’da Avrupa, 1948’de Olimpiyat, 1951’de de dünya şampiyonluklarını elde etti. 1957’de ise Güreş Millî Takımı Dünya Şampiyonu oldu.

 

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE DÜNYA

-     Bu dönemde göze çarpan diğer bir olgu, hızlı nüfus artışıydı.

-     Nüfusun en hızlı arttığı bölgeler, Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın yoksul bölgeleriydi. Savaşı takip eden 25 sene içinde Batıdaki sanayileşmiş ülkelerde doğum oranı büyük artış gösterdi.

-     Sanayileşmeyle birlikte şehirlere göç hızlandı.

-     Şehirlerin hızla genişlemesi ulaşımda otomobilin kullanılmasına ve otomobil kültürünün doğmasına neden oldu. Şehirleşmeyle birlikte insan hayatında geleneksel ilişkiler değişti.

-     Büyük aileler parçalandı ve doğum oranında düşüş görüldü.

-     Diğer açıdan şehirlerde ekonomik refaha kavuşamayan kitleler çoğu kez aşırı siyasi akımların gelişmesine uygun ortam oluşturdular.

-     Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi ülkelerde iktidarın değiştiği (diktatörlüklerin kurulması, bağımsızlıkların kazanılması gibi) görüldü.

-     Özellikle bloklara dâhil ülkeler belirledikleri toplumsal, ekonomik, siyasi ve askerî hedeflere ulaşmak için büyük çaba sarf etti.

-     Soğuk Savaş ortamında her ülkede orduya büyük önem verildi. Askerî harcamalar arttı.

-     Savaş yıllarında erkeklerin cephede olmaları kadınların birçok iş kolunda çalışmalarına sebep oldu.

-     Savaştan sonra erkekler tekrar iş hayatına döndüyse de kadınlar da iş hayatında etkin olmaya devam ettiler. Bu dönemde birçok “kadın hareketi” ortaya çıktı.

-     Savaş sonunda teknik alanda sağlanan gelişme günlük hayatı daha da kolaylaştırdı. Daha önce lüks olarak algılanan birçok ürün evlerde kullanılmaya başlandı. Tüketimin teşvik edilmesi reklam sektörünün hızla büyümesine sebep oldu.

-     Radyo ve sinemanın önemi, televizyonun icadıyla azaldı.

-     Bu dönemde aşırı nüfus artışı dünyada genç bir kitlenin oluşmasına sebep oldu. Ekonomik büyüme içinde rahat bir hayata sahip olan bu gençler yaşadıkları ortamı sorgulama imkânına sahip oldular. Bu tepkiler birçok alanda kendini gösterdi.

-     Müzik alanında Amerikan hayat tarzını sorgulayan “Rock and Roll” müziği ortaya çıktı. 1956-58 arasında bu müzik türünde Elvis Presley büyük bir çıkış yakaladı.

-     II. Dünya Savaşı’ndan sonra fen ve sosyal bilimler hızlı bir gelişme gösterdi.

-     1920’lerde ABD’de 15 bin olan araştırmacı sayısı 1940’larda 400 bine ulaşmıştı.

-     Savaş öncesi Almanya’dan liberal demokrasinin hâkim olduğu ülkelere yapılan beyin göçü bilimsel gelişmelere katkı sağladı.

-     II. Dünya Savaşı sırasında geliştirilen bilgisayarlar insan yaşamını her alanda etkiledi. Savaş yıllarında Amerikalı bilim adamları tarafından ENIAC adlı ilk bilgisayar yapıldı.

-     Füze teknolojisinde sağlanan ilerleme sonucunda ilk uydu Sputnik SSCB tarafından uzaya gönderildi (1957). Böylece atmosfer ve uzayın keşfedilmesiyle, yerküremiz ve onun çevresi hakkında pek çok yeni bilgilere sahip olunmuştur. Bu gelişmeler uluslararası rekabeti uzaya taşıdı.

-     Siyasi ve sembolik öneminden dolayı nükleer olgu savaş sonrası teknik ilerlemenin temel alanlarından biri hâline geldi. Bu alandaki bilgi önce askerî alanda kullanıldı. Nükleer enerji daha sonra elektrik üretiminde de kullanıldı.

-     Hidrojen atomlarının parçalanmasından elde edilen reaksiyonlarla, kıtalar arası roketlerin yapılması olağanüstü genişlikte iletişim ve denetim ağlarının kurulmasına sebep oldu.

-     Biyoloji alanında DNA’nın kimyasal yapısı çözüldü.

-     Tarımsal alanda ilaçlarla, uygun tohumlukların seçilmesi ve gübrelemeyle, sanayide ilerlemiş tüm ülkelerde tarım hayatı kökten değişti.

-     Kimya laboratuvarlarında yapılan yeni sentetik maddeler, sanayide gittikçe önem kazandı.

-     Seyahatlerde demir yolları ve gemiler kadar uçaklar da önemli bir yere sahip oldu.

-     Televizyon, günlük hayatın bir parçası oldu. Uzak yerler arasında telefon iletişimi de gelişti ve birçok durumda mektupların ve telgrafların yerini alma eğilimi gösterdi.

-     Bilim ve teknik alanındaki gelişmeler teknik eleman ihtiyacının artmasına, gelişmiş ülkelerle geri kalmış ülkeler arasındaki farkın büyümesine neden olmuştu.

-     Mimari alanda savaştan sonra Avrupa’da şehirlerin yeniden inşa edilmesi yüzyılın ilk yarısında ortaya konan modellerin uygulanmasına imkân sağladı. Şehirlerde nüfusun artması, sıra evler ve toplu konutların yaygınlaşmıştır. Ayrıca kule ve gökdelenlerin inşasına da önem verildi.

-     Savaşın Avrupa’da yayılması bilimde olduğu gibi sanat alanında da birçok kişinin Amerika’ya göç etmesine sebep oldu. Sürrealizm’in temsilcilerinden Breton, Duchamps, Masson gibi edebiyatçılar ve sanatçılar Amerika’ya göç ederek yaşamlarını burada devam ettirdiler. Bu akımın etkileri 1960’ların ortalarına kadar sürdü.

-     Avrupa ve ABD’de soyut resim anlayışı gelişme gösterdi. Böylece New York, Paris için kullanılan sanatta “Batı’nın başkenti” unvanını aldı.

-     Sporda Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin katıldığı bir organizasyon olan Akdeniz Oyunları, Ekim 1951’de ilk kez Mısır’ın İskenderiye kentinde düzenlendi.

-     Ayrıca Avrupa’da UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası 1955-1956 sezonunda ilk kez düzenlendi ve kupanın ilk sahibi İspanya’nın Real Madrid takımı oldu.

Önemli Bilimsel Gelişmeler

1942 İlk nükleer reaktörün kurulması

1945 İlk atom bombasının yapılması ve kullanılması

1953 DNA yapısının çözülmesi

1953 Renkli televizyon yayınının başlaması

1954 Çocuk felci aşısının geliştirilmesi

1956 İlk video kayıt aygıtının geliştirilmesi

1958 Kalp pilinin icat edilmesi

1960 Lazerin icat edilmesi

 

Rektör Uyarıyor

2    DP’nin baskıları üzerine CHP, Milletvekili Seçim Yasası’nı değiştirmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez tek dereceli” seçim esasına geçilmiştir.

2    Türk siyasî tarihinin ilk çok partili seçimi olan 1946 seçimlerinde, Cumhuriyet Halk Partisi 397, Demokrat Parti 61 ve bağımsızlar 7 milletvekilliği kazanmıştır.

2    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk çok partili genel seçimi olan bu seçim, adlî denetim dışında, “açık oy, gizli sayım” ve çoğunluk sistemi esasına göre yapılmıştır. Bu usulsüzlüklerinden dolayı “şaibeli seçim” şeklinde anılmıştır. Bu genel seçim ile TBMM VIII. dönem milletvekilleri seçilmiş, yeni hükûmeti Recep Peker kurmuştur.

2    Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1947’de düzenlenen I. Kongresi’nde, antidemokratik bütün yasaların iptalini öngören Hürriyet Misakı yayımlanmıştır.

2    İsmet İnönü taraflar arasındaki gerginliği azaltmak amacıyla iki partinin liderleriyle görüşmeler yapmış ve 12 Temmuz Beyannamesi’ni yayınlamıştır. Bu beyannamede İnönü, siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğunu vurgulamış ve iktidar-muhalefet ilişkileri biraz da olsa yumuşamıştır.

2     Bu beyannamenin yayınlanmasından sonra, partinin CHP’ye bağlı güdümlü bir demokrasi yürüttüğünü öne süren Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk 20 Temmuz 1948 tarihinde Millet Partisi’ni kurmuştur.

a Türk siyasî tarihinin ilk demokratik seçimi olarak kabul edilen 1950 seçimlerinde ilk kez gizli oy, açık sayım” ilkesi uygulanmış, yapılan seçimler sonucunda da Demokrat Parti iktidara gelmiştir.

a 1950 seçimleri Türk siyasî tarihinde “Beyaz Devrim” olarak adlandırılmıştır.

O  1947’de “7 Eylül 1947 Kararları” ile TL’nin değeri % 53,6 oranında düşürülmüş, böylece ithalat kolaylaştırılmıştır. Bu kararlar Türkiye’de devletçilikten liberal ekonomiye geçişin ilk adımı olarak kabul edilmektedir.

O  1947’de Türkiye İktisadî Kalkınma Planı hazırlanarak Marshall Planı çerçevesinde alınacak yardımlar için gerekli hazırlıklar yapılmıştır.

O  1948’de Türkiye, Marshall Planı kapsamında OEEC’ye (Avrupa İktisadî İşbirliği Örgütü) üye olmuştur.

O  1958’de ekonomide yaşanan olumsuzluklar ve kötü gidiş nedeniyle IMF’den borç alınmıştır. Ayrıca plansız ekonominin ortaya çıkardığı sıkıntılar ve ardından gelen askerî müdahale nedeniyle, 1960’ta Devlet Planlama Teşkilâtı kurulmuş ve tekrar planlı ekonomiye geçilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşe Yazıları
Anket
Atatürk hangi şehrin fahri hemşehrisidir?
abdullahhoca

SİTEMİZE GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ İLGİYE TEŞEKKÜRLER...
TARİH BİZDEN ÖĞRENİLİR.
Site Haritası